Ana Sayfa | Haberler | Vizyondakiler | Pek Yakında | Galeri | Starlar
Forum | Box Office | Özel Efekt | Zoom | Röportaj | Setlerden Eleştiri | Arşiv

eleştiri

Starlar
Vizyondakiler
Pek Yakında

90'lı Yıllar

     David FincherBundan seneler sonra geriye dönüp baktığımızda doksanlı yıllar, sinemada pek çok özelliği ile hatırlanacak. Bu özelliklerin kimileri olumlu, kimileri olumsuz neticeler meydana getirdi süreç içinde ama, doksanlı yılların nasıl bir görünüm arz ettiği meselesi neticede kişinin sinemasal tercihleriyle doğrudan bağlantılı bir durumdur ki, benim için manzaranın nötr bir görünümde olduğu söylenebilir. Yani doksanlı yıllar sinemasında memnun olduğum ya da rahatsızlık duyduğum gelişmelerin sayısı neredeyse eşit.

     Kronolojik olarak bakıldığında binyılın son onyılı Amerikan bağımsız sinemasındaki müthiş patlama ile başladı ve bu çıkış etkilerini hâlâ sürdürmeye devam ediyor ( en memnun olduğum gelişme de bu oldu şahsen ). Ancak ilk başlarda hoş ve memnuniyet verici görülen ( ve öyle de olan ) bu gelişme ( çoğu "auteur" olan ) bağımsız yönetmenler ve bu yönetmenlere imkân sağlayan küçük film şirketlerinin birer birer büyük firmalar tarafından satın alınması sonucu ruhunu yitirdi ( büyüklerin sinemaya nasıl salt rant amaçlı yaklaştıklarının kanıtlarından biri daha... ). Bağımsızların yaptığı bu çıkışın en büyük ( olumlu anlamda ) müsebbibi ise "Reservoir Dogs" ile sinema sanatının gidişini değiştiren, "kendi dönemini" başlatan Quentin Tarantino oldu. Tarantino' nun bu filmde film anlatımına getirdiği yeni soluk ve taze bakış, sonraki yıllarda sinemaya yeni atılan tüm genç yönetmen adaylarını etkiledi, özellikle "Pulp Fiction" dan sonra tüm dünyada ( bizde bile ) ciddi şekilde bu filmden etkilenen filmler yapılmaya başlandı. Şahsen ben "etkilenme" ile kaldığı sürece bunun, kişilerin kendisine veya sinemaya bir zarar getirdiğini düşünmüyorum ( sonuçta Tarantino da çok ciddi ve âşikâr referans kaynaklarından beslemiyor mu sinemasını? ). Hatta sinemaya türlü zenginlikler kattığını da söyleyebilirim ( büyük firmalarla çalışmalarına rağmen her daim bağımsız kalabilen Coen biraderlerin kendilerine münhasır özgün sinemalarına bir bakın ). Tarantino' dan sonra ( ayağa kalkmaya ) ilgi görmeye başlayan bu bağımsız sinema akımı, öteden beri "gerçekten" bağımsız kalabilen Hal Hartley, Joel Coen gibi usta yönetmenlerde "öz" ünü koruyarak devam ediyor.

     Ticarî sinema ise sinemanın en çok ve en hızlı büyüyen kısmı mâlumunuz. Doksanlı yıllar özellikle Hollywood açısından gerçek bir zaferle noktalandı. Yetmişli yıllarda "Star Wars", seksenlerde "The Terminator" ile ( selam durulması gereken çağdaş iki başyapıt ve ) efsane birer hit çıkaran Hollywood, doksanlarda görülen bu tek eksiğini de, binyılın kapanışındaki "The Matrix" dömi-volesiyle gidermiş oldu ( ancak ona başyapıt diyemiyorum malesef ). Hollywood her türden film yapmaya, ve her türlü numarayla seyirci çekmeye devam ediyor. Ve durmasını da kimse beklenmesin...

     Martin ScorseseBunların karşısında duran bizim yakada ise Avrupa sineması giderek erimeye devam ediyor. Avrupa sineması Hollywood ile rekabet edecek gücünün olmadığını artık kabullenmiş durumda ancak daha acı olanı, rekabet edemeyecek derecede olan bu gücünü onu taklit etmek için kullanıyor olması. Doksanlı yıllarda Avrupa' dan neredeyse hiç başyapıt çıkmadı ( neredeyse dememin nedeni kimilerince bir çok filmin başyapıt olarak görülebilme olasılığı, ki normaldir ). Özellikle büyük usta Kieslowski' nin yaşama çok erken yaşta veda etmesi Avrupa sinemasının en ciddi kaybı oldu ( yine doksanlarda ölen Lean' in, Bresson' un, Fellini' nin aktif olmadıklarını düşünürsek ). Neticede Avrupa sineması giderek yenilgiyi kabul eden ve averaj takımı olmamaya uğraşan, üretimsiz bir sinema oldu çıktı. Buna karşılık "çözüm şudur" demek de pek fayda etmez gibi görünüyor artık.

     Sinema anlatımı açısından kurgunun giderek hızlandığı ( video klip estetiği denilen türün baskın olduğu ) bir anlatım giderek daha da yaygınlaştı doksanlarda. Bu estetik kötü bir şey değil ancak yapılan on filmin dokuzunun bu şekilde yapılması çok fena bir şey ve daha da abartılmış bir şekilde süreceğini sanıyorum, malesef. Ve asıl enteresan ve hazin olanı seyircinin ( yeni neslin ) bu tür içindeki, insanın başını döndürecek derecede abartılmış versiyonları bile benimsemesi ve hatta yalnız bu filmlere ilgi göstermesi bence ( "Con Air" en ekstrem örneğiydi ve bir faciaydı ).

     Sinemanın yeni binyıldaki seyrine gelince... Teknolojinin devinim hızı o derece yükseldi ki ancak ve ancak önümüzdeki on, belki yirmi yıl ile ilgili tahminler yapabiliriz. Bu tahminlerimden en çok ağzımı sulandıranı ise "interaktif" sinemanın er ya da geç kendine yer açacak olması. Tıpkı inanılmaz güzellikteki çizgi-romanlar gibi, filmin belli bölümlerinde kahramanın önündeki iki seçenekten hangisini tercih edeceğini, evindeki seyirci belirleyecek ( salonlarda film seyretmek çok seyrek bir durum hâline gelecek zannımca ). Örneğin "The Matrix" te Neo' nun hangi hapı seçeceğine seyirci karar verecek ( çok bilindiği için bu örneği verdim ama kötü bir örnek, çünkü hiç bir salak gidilebilecek o inanılmaz deryalar dururken kırmızı hapı seçmeyecektir ). Veya meşhur "bomba teli" meselesi var. Seyirciye "hangi teli seçiyorsun?" diye sorulacak mesela. Ve sen ( atıyorum ) "yeşil" diyeceksin ve gümm! Film de bambaşka mecralardan devam edecek vs. vs.

     Amerika ve Hollywood teknolojik sinemanın da bayraktarlığını yapacak, dünya sinemasında daha genişleyen ve büyüyen bir etkiyle varlığını devam ettirecek. Avrupa sinemasındaki çöküşün ise bitmesini ve en azından eski kıtamızdan her yıl bir başyapıtın çıkmasını diliyoruz doğal olarak, ama zor.

     Doksanlı yıllar ile ilgili listeler yapmak meşhur olduğundan, ben de aşağıda o şekil listeler yazacağım ama unutulmaması gereken bu listelerin ya doksanlı yıllarda ortaya çıkmış, ya da seksenli yıllarda aktif olsa da doksanlarda en iyi eserlerini vermiş kişileri kapsaması ( Coen biraderler gibi ).

     Doksanlı yıllarda yapılan filmlerden başyapıt dediğim ve 5 yıldız verdiğim filmler şunlar ( hepsi aynı ayarda ama ben en sevdiklerime göre sıralıyorum ):

     The Thin Red Line - 98 - Terrence Malick
     Baraka - 92 - Ron Fricke
     Barton Fink - 91 - Joel Coen
     Goodfellas - 90 - Martin Scorsese
     Pulp Fiction - 94 - Quentin Tarantino
     Fargo - 95 - Joel Coen
     Schindler' s List - 93 - Steven Spielberg
     Trois Couleurs: Rouge - 93 - Krzystof Kieslowski
     Se7en - 95 - David Fincher
     The Usual Suspects - 95 - Bryan Singer

     Bir kademe aşağıdaki filmler yani ( anlaşılacağı şekliyle ) 4.5 yıldız verdiklerim ise ( kronolojik sıralamayla ) şöyle ( Not: "Short Cuts", "Raise the Red Lattern" ve "Dünyanın Bütün Sabahları" filmleri tarafımdan görülmemiştir ):

     Delicatessen - 91 - Jeunet & Caro
     The Unforgiven - 92 - Clint Eastwood
     Reservoir Dogs - 92 - Quentin Tarantino
     Fearless - 93 - Peter Weir
     The Piano - 93 - Jane Campion
     Shallow Grave - 93 - Danny Boyle
     Trois Couleurs: Bleu - 93 - Krzysztof Kieslowski
     Trois Couleurs: Blanc - 94 - Krzysztof Kieslowski
     To Vlemma Tou Odyssea - 95 - Theo Angelopoulos
     Trainspotting - 95 - Danny Boyle
     Smoke - 95 - Wayne Wang
     La Haine - 95 - Mathieu Kassovitz
     Heat - 95 - Michael Mann
     Lone Star - 96 - John Sayles
     Kundun - 96 - Martin Scorsese
     Wag The Dog - 97 - Barry Levinson
     Titanic - 97 - James Cameron
     The Big Lebowski - 97 - Joel Coen
     LA Confidential - 97 - Curtis Hanson
     Buffalo 66 - 98 - Vincent Gallo
     Saving Private Ryan - 98 - Steven Spielberg
     The Truman Show - 98 - Peter Weir
     Star Wars: The Phantom Menace - 99 - George Lucas

     Yönetmenler:

     Joel Coen
     David Fincher
     Quentin Tarantino

     Erkek Oyuncular:

     Edward Norton
     Brad Pitt
     Nicolas Cage

     Kadın Oyuncular:

     Nicole Kidman
     Uma Thurman
     Elisabeth Shue

sinefil@veezy.com

SİNEFİL

Film eleştirilerinizi director@sinemafanatik.com adresine gönderin bizde eleştrilerinizi yayınlayalım.

© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com