90'lı
Yıllar
Bundan
seneler sonra geriye dönüp baktığımızda doksanlı yıllar,
sinemada pek çok özelliği ile hatırlanacak. Bu özelliklerin
kimileri olumlu, kimileri olumsuz neticeler meydana getirdi
süreç içinde ama, doksanlı yılların nasıl bir görünüm arz
ettiği meselesi neticede kişinin sinemasal tercihleriyle
doğrudan bağlantılı bir durumdur ki, benim için manzaranın
nötr bir görünümde olduğu söylenebilir. Yani doksanlı yıllar
sinemasında memnun olduğum ya da rahatsızlık duyduğum gelişmelerin
sayısı neredeyse eşit.
Kronolojik
olarak bakıldığında binyılın son onyılı Amerikan bağımsız
sinemasındaki müthiş patlama ile başladı ve bu çıkış etkilerini
hâlâ sürdürmeye devam ediyor ( en memnun olduğum gelişme
de bu oldu şahsen ). Ancak ilk başlarda hoş ve memnuniyet
verici görülen ( ve öyle de olan ) bu gelişme ( çoğu "auteur"
olan ) bağımsız yönetmenler ve bu yönetmenlere imkân sağlayan
küçük film şirketlerinin birer birer büyük firmalar tarafından
satın alınması sonucu ruhunu yitirdi ( büyüklerin sinemaya
nasıl salt rant amaçlı yaklaştıklarının kanıtlarından biri
daha... ). Bağımsızların yaptığı bu çıkışın en büyük ( olumlu
anlamda ) müsebbibi ise "Reservoir Dogs" ile sinema sanatının
gidişini değiştiren, "kendi dönemini" başlatan Quentin Tarantino
oldu. Tarantino' nun bu filmde film anlatımına getirdiği
yeni soluk ve taze bakış, sonraki yıllarda sinemaya yeni
atılan tüm genç yönetmen adaylarını etkiledi, özellikle
"Pulp Fiction" dan sonra tüm dünyada ( bizde bile ) ciddi
şekilde bu filmden etkilenen filmler yapılmaya başlandı.
Şahsen ben "etkilenme" ile kaldığı sürece bunun, kişilerin
kendisine veya sinemaya bir zarar getirdiğini düşünmüyorum
( sonuçta Tarantino da çok ciddi ve âşikâr referans kaynaklarından
beslemiyor mu sinemasını? ). Hatta sinemaya türlü zenginlikler
kattığını da söyleyebilirim ( büyük firmalarla çalışmalarına
rağmen her daim bağımsız kalabilen Coen biraderlerin kendilerine
münhasır özgün sinemalarına bir bakın ). Tarantino' dan
sonra ( ayağa kalkmaya ) ilgi görmeye başlayan bu bağımsız
sinema akımı, öteden beri "gerçekten" bağımsız kalabilen
Hal Hartley, Joel Coen gibi usta yönetmenlerde "öz" ünü
koruyarak devam ediyor.
Ticarî
sinema ise sinemanın en çok ve en hızlı büyüyen kısmı mâlumunuz.
Doksanlı yıllar özellikle Hollywood açısından gerçek bir
zaferle noktalandı. Yetmişli yıllarda "Star Wars", seksenlerde
"The Terminator" ile ( selam durulması gereken çağdaş iki
başyapıt ve ) efsane birer hit çıkaran Hollywood, doksanlarda
görülen bu tek eksiğini de, binyılın kapanışındaki "The
Matrix" dömi-volesiyle gidermiş oldu ( ancak ona başyapıt
diyemiyorum malesef ). Hollywood her türden film yapmaya,
ve her türlü numarayla seyirci çekmeye devam ediyor. Ve
durmasını da kimse beklenmesin...
Bunların
karşısında duran bizim yakada ise Avrupa sineması giderek
erimeye devam ediyor. Avrupa sineması Hollywood ile rekabet
edecek gücünün olmadığını artık kabullenmiş durumda ancak
daha acı olanı, rekabet edemeyecek derecede olan bu gücünü
onu taklit etmek için kullanıyor olması. Doksanlı yıllarda
Avrupa' dan neredeyse hiç başyapıt çıkmadı ( neredeyse dememin
nedeni kimilerince bir çok filmin başyapıt olarak görülebilme
olasılığı, ki normaldir ). Özellikle büyük usta Kieslowski'
nin yaşama çok erken yaşta veda etmesi Avrupa sinemasının
en ciddi kaybı oldu ( yine doksanlarda ölen Lean' in, Bresson'
un, Fellini' nin aktif olmadıklarını düşünürsek ). Neticede
Avrupa sineması giderek yenilgiyi kabul eden ve averaj takımı
olmamaya uğraşan, üretimsiz bir sinema oldu çıktı. Buna
karşılık "çözüm şudur" demek de pek fayda etmez gibi görünüyor
artık.
Sinema
anlatımı açısından kurgunun giderek hızlandığı ( video klip
estetiği denilen türün baskın olduğu ) bir anlatım giderek
daha da yaygınlaştı doksanlarda. Bu estetik kötü bir şey
değil ancak yapılan on filmin dokuzunun bu şekilde yapılması
çok fena bir şey ve daha da abartılmış bir şekilde süreceğini
sanıyorum, malesef. Ve asıl enteresan ve hazin olanı seyircinin
( yeni neslin ) bu tür içindeki, insanın başını döndürecek
derecede abartılmış versiyonları bile benimsemesi ve hatta
yalnız bu filmlere ilgi göstermesi bence ( "Con Air" en
ekstrem örneğiydi ve bir faciaydı ).
Sinemanın
yeni binyıldaki seyrine gelince... Teknolojinin devinim
hızı o derece yükseldi ki ancak ve ancak önümüzdeki on,
belki yirmi yıl ile ilgili tahminler yapabiliriz. Bu tahminlerimden
en çok ağzımı sulandıranı ise "interaktif" sinemanın er
ya da geç kendine yer açacak olması. Tıpkı inanılmaz güzellikteki
çizgi-romanlar gibi, filmin belli bölümlerinde kahramanın
önündeki iki seçenekten hangisini tercih edeceğini, evindeki
seyirci belirleyecek ( salonlarda film seyretmek çok seyrek
bir durum hâline gelecek zannımca ). Örneğin "The Matrix"
te Neo' nun hangi hapı seçeceğine seyirci karar verecek
( çok bilindiği için bu örneği verdim ama kötü bir örnek,
çünkü hiç bir salak gidilebilecek o inanılmaz deryalar dururken
kırmızı hapı seçmeyecektir ). Veya meşhur "bomba teli" meselesi
var. Seyirciye "hangi teli seçiyorsun?" diye sorulacak mesela.
Ve sen ( atıyorum ) "yeşil" diyeceksin ve gümm! Film de
bambaşka mecralardan devam edecek vs. vs.
Amerika
ve Hollywood teknolojik sinemanın da bayraktarlığını yapacak,
dünya sinemasında daha genişleyen ve büyüyen bir etkiyle
varlığını devam ettirecek. Avrupa sinemasındaki çöküşün
ise bitmesini ve en azından eski kıtamızdan her yıl bir
başyapıtın çıkmasını diliyoruz doğal olarak, ama zor.
Doksanlı
yıllar ile ilgili listeler yapmak meşhur olduğundan, ben
de aşağıda o şekil listeler yazacağım ama unutulmaması gereken
bu listelerin ya doksanlı yıllarda ortaya çıkmış, ya da
seksenli yıllarda aktif olsa da doksanlarda en iyi eserlerini
vermiş kişileri kapsaması ( Coen biraderler gibi ).
Doksanlı
yıllarda yapılan filmlerden başyapıt dediğim ve 5 yıldız
verdiğim filmler şunlar ( hepsi aynı ayarda ama ben en sevdiklerime
göre sıralıyorum ):
The
Thin Red Line - 98 - Terrence Malick
Baraka - 92 - Ron Fricke
Barton Fink - 91 - Joel Coen
Goodfellas - 90 - Martin Scorsese
Pulp Fiction - 94 - Quentin
Tarantino
Fargo - 95 - Joel Coen
Schindler' s List - 93 - Steven
Spielberg
Trois Couleurs: Rouge - 93
- Krzystof Kieslowski
Se7en - 95 - David Fincher
The Usual Suspects - 95 -
Bryan Singer
Bir
kademe aşağıdaki filmler yani ( anlaşılacağı şekliyle )
4.5 yıldız verdiklerim ise ( kronolojik sıralamayla ) şöyle
( Not: "Short Cuts", "Raise the Red Lattern" ve "Dünyanın
Bütün Sabahları" filmleri tarafımdan görülmemiştir ):
Delicatessen - 91 - Jeunet & Caro
The Unforgiven - 92 - Clint
Eastwood
Reservoir Dogs - 92 - Quentin
Tarantino
Fearless - 93 - Peter Weir
The Piano - 93 - Jane Campion
Shallow Grave - 93 - Danny
Boyle
Trois Couleurs: Bleu - 93
- Krzysztof Kieslowski
Trois Couleurs: Blanc - 94
- Krzysztof Kieslowski
To Vlemma Tou Odyssea - 95
- Theo Angelopoulos
Trainspotting - 95 - Danny
Boyle
Smoke - 95 - Wayne Wang
La Haine - 95 - Mathieu Kassovitz
Heat - 95 - Michael Mann
Lone Star - 96 - John Sayles
Kundun - 96 - Martin Scorsese
Wag The Dog - 97 - Barry Levinson
Titanic - 97 - James Cameron
The Big Lebowski - 97 - Joel
Coen
LA Confidential - 97 - Curtis
Hanson
Buffalo 66 - 98 - Vincent
Gallo
Saving Private Ryan - 98 -
Steven Spielberg
The Truman Show - 98 - Peter
Weir
Star Wars: The Phantom Menace
- 99 - George Lucas
Yönetmenler:
Joel
Coen
David Fincher
Quentin Tarantino
Erkek
Oyuncular:
Edward
Norton
Brad Pitt
Nicolas Cage
Kadın
Oyuncular:
Nicole
Kidman
Uma Thurman
Elisabeth Shue
sinefil@veezy.com
SİNEFİL
Film
eleştirilerinizi director@sinemafanatik.com
adresine gönderin bizde eleştrilerinizi yayınlayalım.
© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com