Ana Sayfa | Haberler | Vizyondakiler | Pek Yakında | Galeri | Starlar
Forum | Box Office | Özel Efekt | Zoom | Röportaj | Setlerden Eleştiri | Arşiv

eleştiri

Starlar
Vizyondakiler
Pek Yakında

20. ULUSLARARASI İSTANBUL FİLM FESTİVALİ ÜZERİNE
KİŞİSEL YORUMLAR...

      Ardımızda kalan bir diğer sinema bayramının ardından festivalin tarihine, bu senenin yeniliklerine veya 180’i aşkın filmin sunduğu sinemasal bütünlüğe aldırış etmeme keyfiyetini kullanarak, yalnızca izleyebildiğim 20 filmi ve bana çağrıştırdıklarını sizinle kısaca paylaşmak istedim.

     Bana çok uzun gelen yıllardan beri film seyretmeme ve izlenimlerimi kağıda geçirmeme rağmen, henüz hayatının başında bir sinefil olduğumu unutmayarak, öncelikle zamanın sınadığı kalıcılık çemberini henüz kırmamış ancak sinemanın yaşadığımız bugünün sanatı olduğunu bir kez daha hatırlama fırsatını bize veren yenilerden başlayalım.

     Büyük hevesle beklediğimiz, Japon samurayları arasında eşcinsel aşkı betimleyen, usta Nagisa Oshima’nın Tabu’su, yüksek beklentilerimizi tam anlamıyla karşılamasa da, gerçekten tabu addedilmiş bir konuda çekilmiş, kimi samimi ve enteresan yanlara sahip olmakla beraber genelinde önemli eksiklikleri de barındıran, sonuçta ilgilileri perdeye bağlamasını bilen bir görece başarıydı. François Ozon’un Fassbinder’in senaryosundan uyarladığı ve yine eşcinsel bir ilişkinin mizahi bir fotoğrafını çeken filmi Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları, belki kırmamakta inat ettiği teatral havası belki de yönetmenin kendine özgü espri anlayışındaki ısrarı nedeniyle çok parlak dakikalar vadetmeyen, ancak özgün ve saygın bir ‘ara’ filmdi. Benim kişisel algımda çok özel bir yeri bulunan Sundance Film Festivali’nde ödülleri silip süpüren Karyn Kusama’nın Kız Dövüşü, bizleri New York’un dehlizlerinde boksör olmaya karar veren, erkeksi tabiata sahip bir genç kızın sıradanlığı içindeki sıradışı öyküsünü, pek çok anlatım kalıbını kırarak, feminist bir düşünsel tabanla harmanlayan, oyunculukları ve plastiğiyle ayrıca övgüye layık, küçük bir zirveydi. Bir diğer festival yüzakı, geçen sene benim izleyemediğim Fucking Amal ile akranlarım üzerinde güçlü bir etki bırakan Lukas Moodysson’ın Birlikte’si idi. İsveç yapımı film bizleri 70lerin sonlarında dağılan bir ailenin sosyalist (belki nihilist) bir müzik grubuna entegre olmasını anlatan, başta çekirdek aile kurumu başta olmak üzere, politik görüşler, çocuk psikolojisi, futbol ve eşcinsellik üzerine kimi zaman alabildiğine duyarlı kimi an alaycı sözler sarfeden, hiçbir konuda saf tutmadan saygı bazlı bir çerçeve çizebilen, görüntüleri ve müzikleri (yaşasın ABBA!) ile de duyularımızı şenlendiren, pırıl pırıl bir filmdi. Katıldığı festivallerden alnının akıyla çıkan Çin yapımı Suzhou Nehri, benim için festivalin en memnun edici sürprizi oldu. Sanayileşme dönüşümünü gelişmiş batıdan farklı olarak tam da bugün, bütün muhalif seslerin alabildiğine yükseldiği bir ortamda tecrübe eden Çin’de, sanayileşmiş (ve kirlenmiş) görsel arka fonu eşsiz bir duyarlılıkla kullanarak, bizlere yalnızlaşmış, yabancılaşmış insanın öyküsünü anlatan, üzerine de evrensel bir hassaslıktaki aşk hikayesini koyan film, sarf ettiği ve etmemeyi tercih ettiği sözler, unutulmaz güzellikteki görüntüleri ve müziği ile kusursuz bir başyapıttı. Ducastel-Martineau ikilisinin eşcinsel yol komedisi Gülünç Felix, Fransayı boydan boya aşan bir serüvencinin ırksal ve cinsel paradigmalarla yüzyüze geldiği, babasıyla (olmayan) ilişkisini çözümlediği, alabildiğine sevimli bir mizahın hep yalnız insanlardan oluşan karakterlere her yerde eşlik ettiği, çok fazla şey beklenmediği sürece sorun çıkartmayacak, alabildiğine insancıl, sıcak ve neşeli(!) bir kurdelaydı. 90lar sinemasının en övgüye layık isimlerinden biri olan Wong Kar-Wai’nin son filmi Aşk Zamanı’nı da dört gözle bekliyorduk. Açıkçası önümdeki benim kişisel ümidimi karşılayacak bir başyapıt değil. Yönetmenin önceki filmi Mutlu Beraberlik, eşine çok zor rastlanacak bir doruk noktasıydı ve ben Kar-Wai’den o noktayı geçmesini beklemiştim. Yine de Aşk Zamanı, özellikle Hong Kong bölümlerinde, baş döndürücü müzikleri ve görüntüleri ile kolay unutulmayacak, etkisinden kurtulmanın zor olduğu bir kişisel tecrübe ve şık bir filmdi. Mutlulukla söyleyebilirim ki, kendisi de hala favori yönetmenlerimden birisi. Japar Panahi’nin İran kontejanımdan gördüğüm filmi Daire, bizlere adına İran’da kadın olmak denen talihsizliği bir kere daha anlatan, biraz fazla dingin temposunu, çok çarpıcı finaliyle unutturan, kimilerince kusur sayılabilecek bir şekilde, konusunun sosyal içeriğinin sinema duygusuna hakim olduğu, belgesel havasında bir filmdi. Dominique Deruddere’in Oscar adayı filmi Herkes Ünlü, benim (bir sosyoloji öğrencisi olarak) en sevdiğim konulardan birine; toplum-medya ilişkilerine değinen, ancak kişisel muhakememdeki bu avantaja rağmen başarısız bulduğum bir film olarak hafızamda kaldı. Anlatmaya çalıştığı pek çok noktayı kabaca gözümüze sokarak, karakterlerini derinleştirmeyerek, özellikle de sonlara doğru bunaltıcı bir çekirdek aile propogandası ile sıkıcılığın kıyılarında gezinen, iyi oyunculuklardan başka kayda değer bir özelliğe sahip olmayan, haddinden fazla Amerikan afyonu yutmuş bir Belçika filmiydi. Ve son olarak Altın Lale alan Alman filmi Çıkış Yok. Oskar Roehler’in annesinin öyküsünü, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla görüşleri bir anda demodeleşen, düşünsel dünyası kadar bireysel ilişkileri de duvara toslayan Batı Avrupalı bir sosyalist yazarın, yabancılaşan, kalbi kırık bir kadının son zamanlarını, alabildiğine stilize bir üslupla, unutulmaz siyah beyaz görüntüler ve Hannelore Elsner’in mükemmel oyunculuğuyla yansıtan film, belki herkesin üzerinde uzlaşacağı bir başyapıt değil, ancak içine girebilenlere özel hissel deneyimler sunan, rafine bir sinemaydı.

     Yönetmenlere ayrılan özel bölümlerden ise favorim (pek çok kişi gibi) Haneke idi. Seçimlerimi mümkün olduğunca dağıtmaya uğraştığım için (ne yazık ki) yalnızca Benny’nin Videosu’nu izledim. Müreffef bir Alman ailesinin oğlu Benny, alabildiğine ilgisiz ve soğuk, bol para harcanmış bir ortamda, teknolojiye boğulmuş ancak insansal düzlemden uzak yaşamaktayken, video dükkanında gördüğü kızı eve çağırıp kaygısızca öldürür. Görüntülenmiş bir atmosfere doğru kayan hayatlarımıza karşı yaşanmışlık diye ısrar eden rejisör, küçük detaylara gizlenmiş pek çok konuya dair sert yorumlarını incelikle ördüğü başyapıtında, meramını büyük ustalıkla anlatıyor ve amacına ulaşarak bizleri daha ileri bir düşünme süreci ile daha geniş bir tahayyüle itiyordu. Başta yönetmenin sondan bir önceki (yine mükemmel) filmi Ölümcül Oyunlar’dan, Katil Doğanlar’a, Leon’a, Protesto’ya (La Haine) pek çok filme dair imgeleri göz önüne getiren ve ayrı bir yazıda analiz edilmesi gereken bir filmdi. Errol Morris ise ürünleriyle tanışmaktan büyük keyif aldığım ve yine ikinci filmini izlemediğim için üzüntü duyduğum bir keşifti. Dökümanter kısa filmleri Özel Vakalar, hayatın bilmediğimiz yönlerine yapılan bir özel bir yolculuk gibiydi. Adanmışlık, hayata anlam katma, kendinden başka bir şeylere fayda sağlama, anlatılar içinde benim beğenimi en fazla çelen vurgulardı. Prova’sını izlediğim Takeshi Miike bana özel bir keyif vermedi, açıkçası ben yeni bir Kitano bulduğumuzu zannederek yine hayal kırıklığına uğradım. Fatih Akın’ın Kısa ve Acısız’ı ise uzun yıllardır süren beklentilerimi karşılamaktan uzak bir diğer çalışmaydı. Ben daha sert ve çarpıcı bir sonuç beklerken önümüze gereğinden fazla yerel, hikayesinde bir özellik bulunmayan, bizimkiyle uyuşmayan bir mizah anlayışı ile çekilmiş bir film vardı.

     Ve iki çok özel belgesel. Barbara Kopple’ın 69, 94 ve 99 Woodstock festivallerini karşılaştırdığı, yapımlarını hikayelendirdiği, (önceki filminden antremanlı olduğu üzere) sahne performanlarını perdeye aktardığı ve belki hepsinden önemlisi sağlam bir toplumsal çerçeve ile sosyal değişim kavramını müzik şöleni ve gitgide hakim hale gelen merkandilist hayat tarzı üzerinden okuduğu Benim Kuşağım, ele aldığı konuyu ve ötesini kusursuzca yansıtan, nadide bir noktaydı. Epstein-Friedman ikilisinin Nazi faşizminin sadece musevilere yönelik bir soykırım projesi değil, eşcinselleri de kapsayan bir insalık ayıbı olduğunu kanıtlamaya giriştikleri 175. Madde, Sean Mathias’ın dört yıl önce çektiği The Bent-Kırık’ın tarihsel ve düşünsel altyapısını kuran, üzerinde konuşulmamış bir vahşetin perdesini kaldıran, yürek burkucu bir belgesel, bir zirveydi.

     Ve klasikler... Bertolucci’nin Gülünç Bir Adamın Trajedisi, kentsoylu-köylü, zengin-fakir ayrımı üzerinde gelişen ikilemlere kafa yoran bir denemeydi. Ancak üzerinden 20 yıl geçtikten sonra, ne adını andığı fikirlere ne de sinema anlayışına aynı beğeniyi göstermenin mümkün olmadığı ortada. Yine de iyi oynanmış, iyi işleyen bir iç tempoya sahip, ilgiyi sonuna kadar muhafaza etmesini bilen bir üründü. Bireysel olarak Nelly ve Arnaud’una hayran olduğum Claude Sautet’in Mado’su, benzer bir şekilde orta yaşlı adam-genç kadın ilişkiler yayında, garip bir karmaşıklık arzeden bir güruhun öyküsünü seyirciye sunuyordu. Bertolucci’den biraz daha doyurcu olmakla beraber yine de tercih edilesi sıfatın ‘saygın’ olması gerektiğini düşünüyorum. İzleyebildiğim iki Fellini’den Sekiz Buçuk, alabildiğine kişisel, izlemesi pek kolay olmayan, ancak seyircinin gösterdiği sabır sonunda mükafatsız kalmadığı bir ‘sanat’ filmiydi. Özellikle benim gibi festivalden hemen önce son Greenaway’i görenler için bambaşka anlam okumaları sunuyordu. Tatlı Hayat ise tüm yazılanların ötesinde, gerek cemiyete dair içerdiği fikirler gerekse sinemasal atmosferi ile geniş bir büyü, yaratımın zirvelerindendi. Özellikle benim yaşımdakiler için klasik izlemenin olası faydalarını anlatmak yerine, tek bir hamleyle alınmış bir dersi andırıyordu.

CENK ÖZBAY

nucleusboy@hotmail.com

Film eleştirilerinizi director@sinemafanatik.com adresine gönderin bizde eleştrilerinizi yayınlayalım.

© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com