Ana Sayfa | Haberler | Vizyondakiler | Pek Yakında | Galeri | Starlar
Forum | Box Office | Özel Efekt | Zoom | Röportaj | Setlerden Eleştiri | Arşiv

eleştiri

Starlar
Vizyondakiler
Pek Yakında

Altıncı His (The Sixth Sense)

      Amerika' da fırtınalar koparan ve seyreden herkesin çok sevdiği, Bruce Willis' lı psikolojik gerilim "The Sixth Sense" nihayet bizim sinemalarımıza da arz-ı endam eyledi. Bizde de filmi gören herkesin salondan hoşnut ayrıldığını ve filmin nitelikli bir yapım olduğunu söylemek mümkün ancak senaryosundaki bariz boşlukları da göz ardı etmemek gerek.

     Çok başarılı psikolog Malcolm Crowe ( Willis ) tam da yaşadığı kasabanın belediyesi tarafından ödüllendirildiği anlamlı bir gecede, geçmişte tedavi ettiği ve iyileştirmeye çalıştığı bir hastası tarafından kendi evinde saldırıya uğrar. Oldukça kırılgan görünen hasta Vincent Gray ( sadece iki dakikalık bu rol için geçirdiği akıl almaz değişimin önünde saygıyla eğildiğim Donnie Wahlberg ) dokunaklı ve dumur-edici ( aynı zamanda trajik ) bir konuşma ve gösteri marifetiyle doktoru oldukça etkiler ve Crowe, yaptığı işi ne kadar başarıyla yaptığını sorgulamaya başlar. Ardından film bir sonraki sonbahara savrulur. Bu kez Crowe' un hastası Cole Sear ( Haley Joel Osment ) isimli, sekiz yaşında ve karanlık güçlerin etkisindeki bir çocuktur. Crowe' un başta halüsinasyon zannettiği bir takım hayaletler gören bu çocuk, derdini de doktorundan başka kimseye anlatamaz. Cole' un sorununun Vincent' ınki ile olan inanılmaz benzerlikleri, Crowe' u da bir huzursuzluğun içine iter ve terapiler ilerledikçe her ikisi için de tarifi güç gelişmeler başlar ( Filmi henüz görmeyenler burada bıraksın ).

     Öncelikle filmin inanılmaz güzellikteki finalinden bahis açayım. Böyle bir final ( çevremizde gördüğümüz, ayrıca duyduğumuz üzere ) seyirciyi son raddede etkiler, kimilerini mest eder vs. ama aynı zamanda filmi yapanlarca bütün bir filmi nasıl etkileyeceği unutulmamalı ve filmin içindeki her unsur, final düşünülerek ona göre tasarlanmalı ve gerçekleştirilmelidir. Aynı tarz final şoklarını bir çok filmden hatırlamak mümkün: Mesela olağanüstü bir film-noir olan "The Usual Suspects" tamamıyla bu şekilde kotarılmış ( bkz. Kayser Soze motifi ) ancak gösterilen azami itina sayesinde ikinci, üçüncü vs. görüşümüzde tek bir mantık dışılığa rastlayamadığımız gibi, bu tekrar seyirlerinde finaline duyduğumuz hayranlığı da ikiye katlayan bir filmdi. Öte yandan "Fight Club" ise finalinde yaşatmanın kaygısını duyduğu ( ve Allah için, "yaşattığı" ) şokun kurbanı olarak bir çok soru işareti ve ( zannımca ) problem ihtiva ediyordu. Bu örnekleri çoğaltmak da mümkün ancak asıl meseleye dönecek olursak şimdi mezkur tarzdaki finalinin, "The Sixth Sense" i ve içindeki gelişmeleri nasıl etkilediğine birlikte bakalım:

     Bir kere gördüğü hayaletlerden daha görür görmez çok korkan ve onlarla herhangi bir şekilde iletişime girmeyi baştan reddeden, Crowe tavsiye edene kadar da buna hiç yanaşmayan Cole' un nasıl olup da Crowe' a daha başından itibaren yakınlık duyduğunu ve ondan niye korkmadığını anlayamadım. Diğer hayaletlerden farklı olarak Crowe' un yarasının görünmediği ve çocuğun baştan itibaren onun ölü olduğunu bilmediği varsayımını düşünelim. Bu varsayımı düşünmek, onu çürüten delili de hemen ardından insanın aklına getiriyor. Filmin en kritik sekansı olduğuna inandığım "bir adım ileri-geri" oyununun cereyan ettiği ev sahnesinde Cole' un annesi Lynn' in ( Toni Colette ) bir anda "siz rahatça takılın" der gibi ortalıktan kaybolması, Crowe ile tek kelime dahi konuşmaması enteresan ama çocuğun Crowe' u daha görür görmez "anne kimdir bu amca?" diye sormaması daha da enteresan. Demek ki çocuk Crowe' un aslında var olmadığını biliyor... acaba? Bu sahne hakikaten inanılmaz bir on yedi bilinmeyenli denklemi ( denklemlerin hepsi inanılmazdır ) andırıyor. Çünkü yine bu sahnede Crowe' un nasıl içeri girdiğinin mantıklı bir açıklamasını yapacak bir babayiğidin ( filmin kadrosundan birinin bile ) olduğunu sanmıyorum. Bir düşünelim: Acaba kapıyı çalarak mı girdi içeri? O zaman ona kapıyı açan kimdi? Normalde çocuğun annesi olurdu ama o Crowe' u görmüyor ki... Bu, gerçekten de cevabı olmayan bir soru. Eğer Crowe tanıdığımız bütün hayaletler gibi duvarın içinden geçtiyse o zaman niye ölmüş olduğuna finalde o kadar şaşırıyor? Neticede bu soruları uzatmak mümkün ama çıkardığımız sonuç önemli: Ne olursa, ama ne olursa olsun Crowe o sahnede bir ölü olduğunu anlardı. Dolayısıyla gördüğümüz üzere bunu anlamamış olması saçmalığın daniskasıdır. En merak ettiğim husus ise böyle bir final şokunun kurbanı olmuş filmin senaryosunu yazanlar, filme hazırlanırken defalarca okuyan oyuncular, tüm bu kadronun gerçek hayatlarındaki sevgilileri ya da eşleri vs. arasından "yahu bu sahne biraz kafamı kurcalıyor" diyen birinin çıkmaması... Bu ancak iki nedenle olabilir: Ya hepsi birden bu hataları göremeyecek kadar salaktır ( bu seçenek ihtimal dışı elbette, "onlar salaksa onların milyarda biri bile kazanmayan sen nesin o zaman?" derler adama ), ya da gördükleri halde "yahu n' apalım, finalin etkileyici olması için bu şakilde çekmek gerekiyor" diye düşünmekteler. Sonuçta salt bu film değil, finalde seyirciyi soğuk duşa sokacağım kaygısıyla film kotaran her yönetmen ve elbette her filmde aynı probleme şahit olduk daha önceleri, velhasıl şerbetliyiz böyle şeylere...

     Öte yandan vurulmasından itibaren aylar geçmesine rağmen, Crowe' un bütün bu süre boyunca yaşamadığını anlamamış olması da senaryodaki ciddi bir boşluktur. Vurulduktan sonra bütün yakınları onun öldüğünü gördü ve hayatlarına o gerçek doğrultusunda devam ettiler ( biz bunu görmüyoruz gerçi ) ancak Crowe bu süreç içinde hiç mi birisiyle irtibata geçip, muhabbet kurmaya çalışmadı? ( Söz gelimi sütçüye "hayırlı işler", gazete bayiine "selamün aleyküm" gibi... Veya en basitinden bir doktor olarak bir telefon görüşmesi bile yapmadı mı? ) Böyle bir girişimin neticesinde hiç sallanmadığını görüp başka girişimlere yönelecek ve onlarda da ciddiye alınmayıp "yahu bende bir gariplik var" diyecektir normal bir insan. Ama film kolayına kaçıp bütün o zaman sürecini tek kalemde geçiyorsa şayet, bu tutumu üzerine kendisini tek kalemde geçen biri olursa da ona söyleyecek birşeyi olmamalıdır, affedersiniz.

     Artı, Crowe, Cole' u tedavi etme görevini kimden aldı? Bunun için ona ödeme yapan zat-ı muhterem kimdir? Eğer o da Cole' un ölmüş bir yakınıysa ( mesela babası filan olabilir ) mesele yok ama değilse bu da ciddi bir falsodur. Eğer vurulduğu günün ardından bir mevsim değil de, kısa bir süre geçmiş olsa "zaten ajandasında önceden böyle bir iş vardı" derdik ama aradan aylar geçtiğine göre bu ihtimal de gerçek dışı takdir edersiniz.

     Ayrıca Crowe' un, karşısında ölü ve aslında "olmayan" biri olduğu için normal olarak onunla hiç konuşmayan, o yokmuş gibi davranan ( isabet, çünkü gerçekten yok ) karısı Anna' nın ( Olivia Williams ) bu tutumunu kocasına kızmış ve küsmüş bir kadının tutumu ile ilişiklendirmek bence safdillikten başka birşey değil. Evlilik yıl dönümü yemeği sahnesinde film kendini kurtarıyor ve Crowe' un yanlış anlaması için geçerli sebepler mevcut o ortamda ama ya geri kalan günler ve haftalar boyunca aralarındaki ilişki ne olacak? Yani elinizi vicdanınıza koyun: Bir kadın, ne kadar kızarsa kızsın kocasını ne kadar sallamayabilir yahu? Yani o şekilde geçen aylar boyunca hiç mi birşey anlamadı böylesi zeki bir doktor? Bu şekil bir mazeretin inanılacak veya itibar edilecek bir yanı var mı?

     Filmin içerdiği başka mantık dışı unsurları da burada sıralamak mümkün ancak yeter. Film sadece senaryo demek olmadığına göre film yapımı denen çok başlı sürecin diğer aşamalarına da göz atmak ve bütününü ona göre değerlendirmek gerek, normal olarak.

     Filmin yönetmeni ( acayip isimli ) Night M. Shyamalan' ı sadece adlarını bildiğimiz ve ülkemize teğet bile geçmeyen iki uzun metrajından, ismen tanımaktayız: "Praying With Anger" ve "Wind Awake"... Bunları göremediğimizden dolayı "The Sixth Sense" öncesi herhangi bir done de yoktu elimizde genç yönetmen hakkında. Dolayısıyla kendisi ile ilgili yapacağım değerlendirme salt bu filmle ilgilidir.

     Shyamalan hakkında "geleceği parlak" demek için sinema eksperi olmaya gerek yok. Filmin yapısına uygun olarak gereken yerlerde uzun planları tercih etmek marifetiyle son derece ağır bir ritm tutturması çok olumlu. İç mekânlarda yarattığı karanlık atmosfer çok başarılı olmakla birlikte bazı yerlerde abarttığını da söylemem gerek. Özellikle karanlık bir mekânda kaldığı için geçirdiği bir şok nedeniyle hastaneye yatırılmış bir çocuğun hastane odası öyle karanlık olur mu be birader? Yani loş ve hoş planlar çekeceğim derken de abartmamak lâzım ( Bu aslında bir şey değil: Yüz yıllık süreçte sinema seyircisinin başına gelen en büyük felaket olduğuna inandığım Joel Schumacher' ın "Se7en" gibi bir film yapma özentisiyle çektiği "8 MM" sinde 1 yaşındaki [ el insaf ! ] bir çocuğun, ailesi tarafından hazırlanan odası Cole' unkinden daha karanlıktı. Zavallı bebenin beşiğinin üzerindeki, iple sarkıtılmış oyuncaklarının duvardaki acayip gölgelerini görseniz, yetişkin biri olarak siz bile tırsardınız. Burada, bu vesileyle adını andığım Schumacher' ı bir kere daha Allaha havale ediyorum ). Yine de kasvetli olan her şeye kalben yakın duran bendeniz için Shyamalan' ın inanılmaz güzellikteki çerçevelerle yarattığı planlar tadına doyulmaz keyif unsurlarıydı, bunu da belirtmeden geçmeyeyim.

     Bunun yanında dış mekânlarda hep kapalı bir havada pastel tonlarla çektiği, hiç güneş içermeyen sekanslar da çok etkileyiciydi. Netice itibarıyla Shyamalan' ın sonraki filmini merakla bekliyoruz. Tek atımlık bir barut mudur ( ki sanmıyorum ), birlikte göreceğiz.

     Filmin oyuncularından Willis için bir şey söylemeye gerek yok, rolünün altından helaliyle kalktığını belirtmek dışında. Boynunda asılı duran "aksiyon filmlerinin hafif oyuncusu" yaftasından ne zaman kurtulacak merak ediyorum ( ondan kurtulması demek, performansının yüce [ ! ] akademi tarafından takdir edilmesi demek sizin de bildiğiniz gibi ) ama benim nazarımda "Pulp Fiction" da o yaftayı çoktan söküp atmıştı.

     Haley Joel Osment ise filmi seyreden herkesin hayran olduğu müthiş bir yetenek. Çocuk oyuncular arasında çok başarılı ufaklıklar gördük ama Osment' ın garip bir karizması da var. Oyununu görenler "ne kadar iyi bir çocuk oyuncu" veya benzeri bir yorum yapmak yerine, en az büyükler kadar ( hatta Arnold, Van Damme gibilerinden daha bile iyi ) rol yapabilmesi nedeniyle "ne kadar iyi bir oyuncu" diyor onun için. Çünkü yaşının çok çok üzerinde bir olgunluk varmış gibi sanki üzerinde. Neticede geleceği çok parlak ama umarım böyle bir filmde oynayan bu sevimli yavrunun en azından iki adet psikiyatristi vardır gerçek hayatında.

     Oyunculuklardan bahsederken çocuğun annesi rolündeki, "Muriel' s Wedding", "Emma" "Velvet Goldmine" gibi filmlerden hatırladığımız Toni Colette de gerçekten iyi bir oyuncu. Onu da takibe almanızı öneririm, naçizane.

     Sonuç olarak "The Sixth Sense" senaryosunun içerdiği zaaflara rağmen iyi bir psikolojik gerilim. Ama kimseye tavsiye etmeye gerek yok çünkü zaten sinemaya gitme alışkanlığı olan herkes görüyor bu günlerde filmi...

( * * * )

sinefil@veezy.com

SİNEFİL

Film eleştirilerinizi director@sinemafanatik.com adresine gönderin bizde eleştrilerinizi yayınlayalım.

© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com