Ana Sayfa | Haberler | Vizyondakiler | Pek Yakında | Galeri | Starlar
Forum | Box Office | Özel Efekt | Zoom | Röportaj | Setlerden Eleştiri | Arşiv

eleştiri

Starlar
Vizyondakiler
Pek Yakında

2. Uluslararası Sinema-Tarih Buluşması
GEÇMİŞİNİ BİLMEYEN...

     Geçen sene bir- iki gösterim mekanında sessiz sedasız düzenlenip, dikkatli kimi çevrelerin bile ıskalamasıyla festivaller çöplüğünde kendine mütevazi bir yer bulan Sinema- Tarih buluşmasının ikincisi gerçekleşti, trans-binyıl günlerde. Geçen seneye göre çok daha organize, daha çok film, çok salon, daha çok reklam ve doğal olarak daha çok ilgi barındırarak... Ücretsiz film göstermek gibi sinemaya kenardan köşeden bulaşmış her insanın fantazisinde yer tutan bir kavramı hayata geçirerek.. Kusursuz muydu? Bir kere insan para verdiği amacın peşine daha iyi düşüyor, bedava filme gerekirse gitmeyiveriyor, ki bolca örneğini gördük, daha önemlisi, bir haftaya yoğunlaştırılan Alkazar gösterimlerinde arz ve talebin uyuşmamasından, seans öncesinde yer kalmamasından duyulan sıkıntı... Ancak bunlar küçük, tabiri yerindeyse sinefilliğin doğasında olan problemler. Filmi görmek için köşebaşı sineması yerine Taksim’e çıkmak, yarım saat, bazı filmlerde 45 dakika önceden yer fişi almak, yer kalmadıysa bekleyip, boş yerlerden birine oturmak, ve en kötüsü filmi hiç göremeden gerisin geriye dönmek.

     Meraklısını oldukça tatmin edecek, ilgi çekici filmlerle, kalite açısından son yılların en kötüsünü yaşayan bir sezonda, sinemaseverleri salonlara dolduracak bir küçük festivaldi. Bence kurumsallaşmış İstanbul Film Festivali’nin provası. Gelin ödül alanlar başta olmak üzere festivalin geneline bir bakış atalım.

    Öncelikle, bir şekilde ticari gösterime çıkmış, festival kapsamında tekrar edilen filmler, Salkım Hanımın Taneleri, Harem Suare, Libertarias, Hope And Glory, Libera Me, Hoşçakal Yarın, West Beyrout, Vukovar, Elveda Cariyem, Land And Freedom, The Thin Red Line, Before The Rain, Burnt By The Sun, Sarafina, Teneke Trampet, Nixon, Son Sözleşme ve Yüzbaşı Conan... Aralarında alabildiğine vasatlardan başyapıtlara, kişisel denemelerden pahalı prodüksiyonlara geniş yelpazelerin bulunduğu bir filmler demeti. Bence bu festivalin temasıyla son derece uygun, çoğu iyi dağıtılamamış bu filmleri kaçıranlara bir kere daha sunmak gibi verimli bir erdem.

     Çok eski Osmanlı İmparatorluğu filmlerini, usta yönetmenlerin ürünlerini ve belgeselleri bir yana koyarsak, yarışma filmleri kalıyor geriye. Öncelikle festivalin açılış filmi, adından en çok bahsettiren film ve uluslararası jürinin seçtiği en iyi film; Régis Wargnier’in Est - Quest / Doğu - Batı’sı. 1946’da, Stalin, ülkesini terketmiş Rus aydınların geri dönebileceğini bildirir. Başarılı bir doktor olan Golovine de fransız karısı ve çocuğuyla Moskova’nın yolunu tutar... Her şeyden önce ben filmi sevdim. Çünkü komünizm gerçekten baskıcı, muhbirliğe dayanan, totaliter bir rejim, ülkeye girip çıkmak da öyle kolay bir iş değil. Filmde bu konuda bir abartı varsa bile, doğaldır, tümüyle gerçeği yansıtanlara belgesel diyoruz zaten. Eleştirmenler, filmde iyi Rus karakter yok diye eleştiriyorlar, bu varılması güç bir sonuç, keza ev sahibesi ve onun torunu, ki başrollerden biri, gibi karakterler seyircinin seveceği türden ve Rus ırkına mensuplar. Ayrıca 46 yılının Rus devlet yapısında, bir insanın yabancı, hem de ‘emperyalist’ yabancılara karşı davranışları kişisel kararlardan çok devlet baskısına ve korkusuna dayanan tutumlar. Bu da oldukça iyi verilmiş filmde.. Belki Wargnier’in, filmde sıradan bir Rus’un, muhbir diye mimlenmek ile bir fransıza yardım etmek arasında yaşadığı tereddütü yeterince yansıtamamış olmasını eleştirebiliriz, ki gerçekten eksik kalmış. Ama film bütününde, güçlü oyuncularından destek alarak amacına ulaşıyor. Hem özgürlüğün beşiğinden kopup gelmiş kadının baskı sistemini anlayamaması, ona direnç göstermesi, onu birden fazla kez sabote etmesi, hem de bir kocanın- babanın, bu sıfatlar adına yapabilecekleri başarıyla betimleniyor. İki saat boyunca ilgiyi azaltmadan korumayı başarıyor ve finalle işlevini tamamlıyor. Cathrine Deneuve’ün küçük rolü de apayrı bir pırıltı katıyor. Doğu - Batı belki bir başyapıt değil ama söylendiği ve yazıldığı kadar kötü olduğunu düşünmek de mümkünsüz görünüyor. Umarım ticari vizyona çıkar da tartışma plaktformu daha genişler.

     Uluslararası jürinin özel ödülüne layık gördüğü usta Fernando Trueba’nın La Nina de Tus Ojos- Rüyaların Kızı, bizleri otuzlu yılların sonuna İspanyol Franco hükümeti tarafından ‘dost’ Hitler Almanyası’na gönderilen ve iç savaştan kaçmayı amaçlayan bir grup tiyatrocu ve sinemacının yaşadıklarına götürüyordu. Savaş öncesi Nazi yönetimine dair sağlam fikirler, oyuncular arası ilişkiler, içiçe girmiş çok boyutlu bir cinsellik, politik satır araları, yönetmenin usta olduğu ‘savaş altı’ insanlar ve benzeri öğeleri büyük başarıyla derleyen bir filmdi. Nazilerle somutlaşan radikal faşizmin ne menem bir bela, ne tür bir politik sapkınlık olduğunu gayet ustaca dillendiren Trueba, turne esprisi ile sinema sinemaya bakıyor kalıbını büyük incelikle birleştiryordu. Bence sinemayı ve hem dönem hem konu olarak da tarihi kullanmasıyla festivalin sembol filmi olabilirdi pekala.

    Sinema yazarlarının ödülünü alan ve festivalin hemen arkasından apar topar gösterime giren Arjantin filmi ‘Garage Olimpo’ yirmi yıl önceki cunta hükümeti döneminde işkenceye maruz kalan ve öldürülen insanların öyküsünü oldukça duru ve protest bir stille anlatıyordu. Filmin görüntü ve müzik gibi plastik unsurları kusursuza yakın görünüyordu. Devletin negatif boyutlarını sorgulayan film, izlemesi biraz sabır gerektiren ancak alabildiğine etkileyici bir denemeydi. Özellikle de benzer olaylardan şüphenilen Türkiye’de ayrı bir toplumsal duyarlılıkla karşılanacaktır herhalde.

     Yarışmada bir diğer dikkat çeken film yönetmeni Ottokar Runze’nin de gösterimlerde hazır bulunduğu Der Vulklan- Volkan’dı. Yine faşist Hitler döneminde, Almanya’yı terkeden anti-nazi fikirli aydınların Paris’te buluşmasını ve yaklaşan felakete karşı çaba göstermelerini, oldukça iyi çizilmiş karakterler ve ilişkilerle beraber anlatan film her yönüyle derli toplu ve ilgi çekici gözüküyordu.

     Hindistan filmleri Dört Bölüm ve Kervan, Kamboçya filmi Savaş Sonrası Bir Akşam ve Bulgaristan filmi Kıyametten Sonra kimi zaman ilgi çekici temalar içermekle birlikte genelde vasatın üzerine çıkamayan dünya sineması örnekleriydi.

     Ben 2. Sinema- Tarih Buluşması’nın başarılı geçtiğini düşünüyorum. Nitelikli filmleri geniş kitlelere ulaştırmak konusunda tüm dünya gibi bir sıkıntı yaşayan Türkiye’de bu yöndeki her çabaya da destek olunması gerekiyor. Bu bağlamda festival sponsoru İş Bankası’na teşekkür etmeli ve diğer kurumları da benzer katkılara çağırmalıyız. Umarız seneye daha çok filmle, daha çok salonda daha çok seyirciye ulaşan bir festivalle buluşuruz.

CENK ÖZBAY
nucleusboy@hotmail.com

Film eleştirilerinizi director@sinemafanatik.com adresine gönderin bizde eleştrilerinizi yayınlayalım.

© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com