‘‘GEÇ
DOKSANLAR SİNEMASINDA TOPLUMUN DIŞINDAKİ FİLMLER’’
Günümüzde,
kitleler üzerindeki etkisi en fazla görünürlüğe sahip sanat
dalı konumundaki sinema, bu kuvvetinden faydalanarak (modalar
yaratarak, değer sistemlerini değiştirerek, algılayış ve
düşünüş kalıpları ile oynayarak) topluma etki ediyor. Aksi
yönde de, özellikle ticari sinemanın kalıplarını kırmış
örneklerde, değişen dünyayı, şekil değiştiren anlayışları
ve ilişkileri perdeye yansıtarak içinden çıktığı toplumla
karşılıklı etkileşimini kuruyor. İlk yazının bir tamamlayıcısı
olan bu ikincisinde, sinemanın toplumla ilişkilerini en
aza indirdiği, adına toplum dediğimiz insan birlikteliklerinin
koyulmuş sınırlarının dışına, belirlenmiş gerekçelerle en
fazla çıktığı özel durumları inceleme fırsatı bulacağız.
Bir sanat dalı olmasının ötesinde iletişim aracı olan sinemanın
günlük yaşantıda yeteri kadar ileteşemeyenlere, hayatın
kenarında veya dışında kalmış bireylere ve gruplara perde
aracılığıyla sunduğu ortaya çıkma imkanına ve bunun
kullanılışındaki egemen dağılıma birlikte göz gezdireceğiz.
Filmlerin seçiminde, ele aldıkları konuyu yetkinlikle işlemeleri
ve Türkiye’de (festivaller veya ticari gösterim) seyircileri
ile buluşmuş olmaları dışında herhangi objektif ölçüt kullanılmadı.
POLİTİK
KİMLİK
Hızla
apolitikleşen modernite sonrası Dünya’da, politik sinema
da artık yalnızca Don Kişot’luğa yeltenebilecek bir avuç
insanın vücuda getirebildiği özel bir ideal olma yolunda
hızla ilerliyor. Oysa ki, egemen olmasına çalışılan çoğulculuk
prensibinin ekonomik ve sosyal halkalarıyla birlikte en
önemli yönü siyasal çoğulculuk. Bu açıdan bakınca, araştırdığımız
dönemde, belli bir çizginin üzerinde olan ‘politik figür’
öykülerini –tabiri yerindeyse, cımbızla seçip, bir kez daha
gözden geçirmekte fayda var.
Ünlü dökümanter yapımcısı Greta Schiller, Güney Afrika yapımı
filmi Mandela’nın Şoförlüğünü Yaptığı Adam-The
Man Who Drove with Mandela ile bizlere 50 ve 60lı yılların
ünlü tiyatro yönetmeni Cecil Williams’ın komünist, ırk ayrımının
şiddetle karşısında, eşcinsel ve sanatçı hayat duruşunu
ve inandığı değerlerin yayılması konusunda gösterdiği keskin
cesareti ve çabayı anlatıyordu. 2001 Türkiye’sinde konuşulma
imkanı bile düşük siyasi hareketleri ve direnci, adı geçen
yılların boğucu atmosferinde Güney Afrika’da gerçekleştiren,
bu uğurda Mandela ile kolkola çalışan ve sahip olduğu radikal
fikirlerle zaman zaman tüm çevresini karşısına almaktan
çekinmeyen Williams’ın öyküsü, belgeselde eşine zor rastlanır
bir hissel bütünlük becerisi içinde kurgulanıyordu.
Tabii politik sinema denince Anglo-Sakson kültürünün en
sarih karşıt noktası Kuzey İrlanda’yı anmadan geçmek, toplu
bir bakışı eksik kılar. Ancak gerek İRA ile süregiden görüşmelerin
yarattığı politik rahatlık ve gevşeme ortamı, gerekse konunun
zamansal yayılımı, 90ların ikinci yarısında İRA filmlerinin
niceliğinde önemli bir düşüş meydana getirdi. Ama Terry
George’un O da Bir Ana-Some Mother’s Son’ı kamerasını,
inandığı politik görüş uğruna hapse giren ve orada açlık
grevine başlayan bir oğul’un annesine, bir kadının tecrübe
ettiği insani acıya ve bunun karşılığında başladığı politik
başkaldırı ve örgütlenmeye çeviren, aile, bireysellik ve
devlet gibi kavramları ustaca sorgulayan, çok iyi oynanmış,
nadide bir denemeydi.
Sürgün,
insanlık tarihinin hemen her aşamasında rastlanılabilecek
bir olgudur, nedenleri de bir ile sınırlı değildir. Ancak
bunlar içerisinde, yaşadığı toplumun hakim –hatta kimi zaman
baskıcı, siyasi görüşlerini sorgulayıp, kendi kanaatini
farklılaştıran, bu yüzden de egemen kuvvetlerin şimşeklerini
üzerine çeken ve uzaklaştırılan politik sürgünler özel bir
saygınlıkla anılır. Ottokar Runze’nin 98 Alman yapımı filmi
Volkan-Der Vulkan’ı, İkinci Dünya Savaşı öncesi,
Hitler’in zulmünün muhtemel sonuçlarını kavrayıp Paris’e
kaçan ve orada uyarıcı görevde, muhalif bir örgütlenmeye
koyulan bir avuç Alman aydının hikayesini, siyasi sinemada
örneğine pek rastlanmayan çarpıcı insani yan öykülerle beraber
sunabilen, konuya ilgi duyanların kaçırmasının büyük kayıp
olduğu bir çalışmaydı.
Régis Wargnier, entelektüel çevrelerde adından hayli bahsettiren
tartışmalı filmi Doğu/Batı-Est/Quest’te, Stalin’in
Savaş 2’den sonra, ülkeden kaçan kariyer sahibi Rusları
geriye davet edişini, açık bir hapishane görünümündeki Rusya’da,
geri dönen Rus doktorunun Fransız karısının mahpusvari yaşam
şartlarını kabullenmeyişi ve kaçmaya çalışmasını, bir kabus
atmosferi ile sunuyordu. Ben, alışık olduğu koşullara dönmek
için canını ve evliliğini tehlikeye atma noktasına gelen
bir kadının öyküsünün anlatıldığı
bu insani filmden her zaman etkilendim ve Kızım Olmadan
Asla’da kaçılan ülke İran olunca coşan beğeni seslerinin,
gözler Rusya’nın baskıcı yönetimine çevrilince yerlerini
nasıl kınamaya bıraktığını ibretle izledim.
Bruno Barreto 96 Brezilya yapımı filmi Eylül’de Dört
Gün-Four Days in September ile 60lardaki cunta yönetimi
altında ezilen Brezilya halkının sesi çıkarılmayan muhalif
kesimlerinin Amerikan elçisini kaçırarak Dünya’nın ilgisini
ülkeye çekme girişimini anlatan başarılı bir politik sinema
örneği ortaya koyuyordu. Bu janrda çok önemli olan inandırıcılık
ve didaktikliğe düşmeme sınavından başarıyla geçen, bir
diğer baskı rejimini dimağlarımızda mahkum eden, iyi çekilmiş
bir filmdi.
CİNSELLİK
Çağdaş
insanın yaşadığı toplumdan uzaklaşmasına, herhangi bir şekilde
bireysel izolasyona veya gettolaşmaya gitmesine neden olabilecek
pek çok neden var. Farklı cinsel kimlikler ve seksüel şekillenmeler
de, belki toplumlarda tarih boyunca sıkça görülmeleri, belki
kurgulanabilme kapasitelerinin yüksek oluşu nedeni ile incelediğimiz
dönemde sık sık dünya sinemasının gözde konuları arasında
yer aldılar. Son dönemde özellikle eşcinsel sinemanın AIDS
ile girdiği damgalanmış periyoddan çıkması ve post-modern
kimlik tanımlamalarında, yani öncelikle insanın kendini
nasıl tanımladığının öne çıkmasıyla artan cinsel kimlik
faktörü üzerinde düşünmek aşağıdaki filmleri daha geniş
bir çerçevede algılamamızı sağlayabilir. Bireyselleşmenin
ve yabancılaşmanın arttığı ağır sanayi toplumlarında, alışılagelmiş
‘farklı’dan da ötede vakaları anlatan hayli cesur, yenileyici
ve sıradışı örnekler ile Dünya’nın sesi fazla çıkmayan kesimlerinden
yükselen, görece aşina çeşitlemeler, cinsellik dolayısıyla
yaşanılan toplumdan kopuş başlığı altında incelenbilirler.
David Cronenberg, 1996 Kanada yapımı filmi, Ballard uyarlaması
Çarpışma-Crash’te, otoyol kenarlarının gürültülü,
yüksek katlı ve metalik atmosferinde yaşayan, hayatlarındaki
tekdüzeliği farklı partnerlerle cinsel ilişki kurarak aşmaya
çalışan bir çiftin öyküsünü anlatır seyircisine. Evli çift
yeni tanışıklıkları sayesinde, araba kazasından cinsel zevk
almaya başlar... Cronenberg, modern insanın sahip olduğu
değerlere ve algı sisteminin ikiyüzlü muhafazakarlığına
her zamanki eleştirel üslubu ile yaklaşırken, atmosfer kurma
becerisi, tutkulu sahnelerinin görselliği ve karşıt bir
mantıkla inşa edilmiş etik anlayışıyla 90lar sinemasında
bir köşebaşına imza atıyordu.
Cui-Chang ikilisi ise, yine Kanada yapımı filmleri Çin
Çikolatası-Chinese Chocolate ile, Çin’den Montréal’e
göç etmek zorunda kalmış iki kadının, doğulu ve batılı erkekler
sebebiyle uğradıkları hayal kırıklıkları sonucunda teselliyi
birbirlerinde buluşlarını öykülendirirken, farklı kültürlerin
çatışmasından, kadın-erkek cinsel dengesine (dengesizliğine)
önemli mevzuulara bağırmamayı yeğleyen bir üslupla değiniyorlardı.
Kutluğ Ataman da Lola+Bilidikid’de, Almanya’daki
Türk azınlığın içinde vuku bulan eşcinsel uyanışı beyazperdeye
aktarıyor ve alabildiğine tanıdık bir ortamı malzeme edinmesinin
de etkisiyle Avrupa’da ‘Türk ve homoseksüel olmak’ konusuna
önemli bir düğüm atıyordu. Cemaatçi ve ataerkil yapısını
koruyan, kapalı bir toplumda, yasak elma kabul edilebilecek
eşcinsellik ve bunun kuvvetli düşman kabul edilen Almanlarla
uygulanışı her açıdan toplumsal bağların reddi sayıldığından,
film cinsellik dolayısıyla yaşam grubunun dışına çıkmanın
en iyi örneklerinden birini sunuyordu. Hong-Hong’lu yetenekli
yönetmen Wong Kar-Wai, Mutlu Beraberlik-Happy Together’da
Arjantin’e gelmiş iki Uzakdoğulu gayin diaspora macerasını
eşine az rastlanır bir şiirsel üslupla yansıtırken, aidiyet,
bağlanma ve toplumun içi-dışı gibi kavramlar hakkında taze
çıkarımlar yapıyor, izleyicisine uzak-yakın kavramlarını
bir kez daha sorgulatıyor, yarattığı ambiansla belleklerde
ustaişi bir sinemasal tat bırakıyordu.
Sean
Mathias, İngiliz yapımı filmi Kırık-The Bent ile
dünyaca ünlü tiyatro oyununun beyazperde adaptasyonunu başarıyla
kotarmakla kalmıyor, Nazi Almanyası denen felaket makinasının,
ırksal olduğu kadar cinsiyetçi faşizm uygulamalarının insanlık
dışılığını suratlarımıza bir tokat gibi çarpıyordu. Filmde
anlatılan, Nazilerin eşcinselleri belirtmek için yakalarına
taktıkları pembe üçgen, bugün tüm gay gurur günlerinde pozitif
anlamlarla kullanılıyor. Herhalde bu örnek, insani nitelikler
ile doğası gereği sapkın siyasi ideolojilerin kalıcılığı
bakımından ilginç bir nokta oluşturmakta ve savaş gibi ağır
koşullarda bile cinsel yöneliminin bireyi nasıl doğrudan
etkileyebileceğini kanıtlamaktadır.
Gelişmiş toplumlardan farklı manzaralar sunan üç film, doksanların
ikinci yarısında toplum-cinsellik ilişkisinin bir adım daha
sinemalaştırılmasına, zihinlerde bir derece daha berraklaşmasına
katkıda bulundu. Alain Berliner’in Belçika yapımı filmi
Pembe Hayat-Ma Vie En Rose, bir burjuva ailenin 10
yaşındaki çocuklarının eşcinsel olmaya karar verip oyun
arkadaşlarını kendisine eş seçmesiyle patlayan ‘sosyal’
krizi anlatan, cilalanmış değerlerle keskin bir hiciv yapan,
aile kisvesinin içyüzünü acımasızca gözler önüne seren,
zekice kurulmuş bir denemeydi. Babanın iş yaşamının, annenin
yapmacıklık dünyasından seçmelerden oluşan sığ sosyal ağının,
küçücük bir çocuğun doğal ve alabildiğine masum çıkışıyla
nasıl çöktüğünü öykülendiren film, sonunda yine çekirdek
aileyi kutsasa da, özünde alabildiğine hınzır bir eleştiri
barındırıyordu. Nicholas Hytner’ın Aşkımın Hedefisin-The
Object of My Affection’ı da, yanına taşınmak zorunda
kaldığı gaye aşık olan, daha sonra da onu doğacak çocuğunun
babalığını yapmaya ikna eden bir Amerikan kızının çevresinden
aldığı tepkileri ve babalığa ikna olan gayden koca olmamasından
çıkan sorunları oldukça içten bir dille gözler önüne seren,
heteroseksüel-homoseksüel ayrımını mümkün mertebe içeriden
bir bakışla vurgulayan, zengin doğalı, sımsıcak bir filmdi.
Geçen yılın Akademi ödüllü filmlerinden Erkekler
Ağlamaz-Boys Don’t Cry, daha yürek burkucu bir üslupla
erkek olmayı isteyen bir kızın başından geçen deneyimi seyircisine
birebir yaşatmak gibi bir erdeme sahip, dışardan bakanlar
için abartılmış bir kabus, bu kabil meselelere yatkınlığı
olanlara göre ise yalın bir anlatı, çaresizliğin manifestosuydu.
Gerçekten de son iki örneği ayrımsamamızla birlikte bireysel-hümanist,
ancak alabildiğine muhafazakar bir ‘süper-devlet’in farklı
yüzlerini tanıma ve en özgürlükçü toplumda bile sosyal cinsiyet
farklılaşması ve cinsel güç tanımlarını daha iyi kavrama
şansımız artıyordu.
DEHA-ÖZÜR
Bazı
insanlar, taşıdıkları doğal, değiştirelemez veya salt yadırgatıcı
niteliklerden ve yıpranmalardan dolayı yaşadıkları toplumla
birebir örtüşemezler. İnsanlar tarafından açık açık kınanmasalar,
dışlanmasalar, yok sayılmasalar veya haçlı seferleri ile
karşılaşmasalar bile, hatta kimi zaman suniliğin sığ sularında
yüzen bir hoşgörü ile kabullenilseler de, bu insanlar; yani
psikolojik bozuklukları olanlar, dahiler, alkolikler ve
özürlüler, toplumun ama içinde ama dışında yaşamlarını sürdürürler.
Elif Şafak’ın Mahrem’de bahsettiği gibi, hayatın içinde
olması gereken ancak günlük hayatın görünürlüğünün kapsamadığı
cüceler ve obezler gibi, yaşamlarından haberdar olduğumuz
halde göz ardı etmeyi seçtiklerimizin gümüş perdedeki izdüşümü
olan filmler bunlar. İncelediğimiz dönemde Dünya sinemasından
bu konulara eğilen oldukça verimli çalışmalar çıktı.
Fiziksel
özürlü insanlar ve özellikle onların normal şartlar altında
sıradan karşılanacak sevme, sevilme, sevişme gibi ihtiyaçları
başgösterdiği zaman ortaya çıkan anlayışsız durum anıldığında
akla hemen De Heer’in Avustralya yapımı filmi Şarkımla
Dans Et-Dance to Me My Song ile Greengrass’ın İngiliz
yapımı Mutluluğa Uçuş-The Theory of Flight’ı gelir.
Birinci film, gaddar hatta sapkın bir halet-i ruhiyeye sahip
bakıcısının hayatı zehir ettiği konuşma ve yürüme özürlü
bir kızın tesadüf eseri tanıştığı delikanlıyla hissel ve
seksüel beraberlik kurmasının ve muhatap olduğu taşkın kıskançlığın
öyküsünü sunar. Gerçekten özürlü Heather Rose’un ödül kazanan
ve tüm beşeri algıları durma noktasına getiren performansı
filmin festival gösteriminin sonunda alkışlanmasına neden
olmuş, hedef kitlesinde bir duygu patlaması yaşatmıştı.
Mutluluğa Uçuş da benzer bir konuyu, işlediği hatalı
fiil nedeniyle kendisiyle zaman geçirmeye mahkum olan sosyal
suçlu ile, tekerli sandalye kullanıcısı ve konuşma yeteneğinden
yoksun bir genç kadının aykırı aşkını perdeye taşıyan, ilki
kadar olmasa da duyguları törpüleme becerisi gelişmiş bir
çabaydı. Fransız filmi 8. Gün-Le Hu Tieme Jour da,
mongol, yalnız bir adam ile evliliğinde çok ciddi problemler
olan bir diğerinin sıradışı dostluğunu perdeye taşıyan,
hayata biraz da tersinden bakmamızı sağlayan, sıcak bir
filmdi.
Dahiler de tarih boyunca çeşitli şekillerde cezalandırılmış
ve sosyal bir tecrite mahkum edilmişlerdir. Yine Avustralya’dan
Scott Hicks’in Oscar kazanan filmi Shine, bir müzik
dehasının, öncelikle ailesini aşması gereken zorlu yolculuğuna
izleyicisini tanık kılan, izlemesi biraz sabır gerektirse
de, kendi içinde epey çekici, zorlayıcı bir filmdi. Geçen
yıl usta sinema adamı Milos Forman’ın çektiği Aydaki
Adam-Man on the Moon, bizlere alıştığımız deha tanımından
biraz farklı özellikler taşıyan, eğlence ve eğlendirme üzerine
aşina olunmadık fikirlere sahip bir TV yıldızının, Andy
Kafmann’ın sıradışı portresini çiziyordu. Henüz sinemalardan
yeni kalkan Düşlerin Efendisi-Quills de geniş yığınları
Marquis De Sade’ın yaşamının belli bir aralığında dolaştıran,
kendi adıyla anılan kültür ve sembol sisteminin kurucusu
bir edebiyatçıyı perdeye taşıyan, doğal olarak da onun ahlak,
değer ve erdem sorgulamalarını da bizim zihinlerimize taşıyan
küçük bir zirveydi.
Çok çeşitli nedenlerden ortaya çıkan psikolojik-sosyal psikolojik
aksalıkların sinemaya konu olması da az rastlanır bir sinemasal
tercih değil. Geçtiğimiz yılın sansasyonel Highsmith uyarlaması
Yetenekli Bay Ripley-Talented Mr. Ripley, bizleri
sosyopat, egosu kabul edilen sınırların ötesinde kuvvetli
ve kontrolsüz, sağlıksız eşcinsel hislere sahip Ripley’in
öyküsünü, çok usta bir dönem peysajı içinde, kahramanının
ve çevresindekilerin sahip olduğu tedirginliği başarıyla
özümseyerek aktarıyordu. Kanada’dan bir diğer usta isim
Atom Egoyan, son filmi Felicia’nın Yolculuğu-Felicia’s
Journey’de, çok küçük yaşlardan itibaren TV’de yemek
programcısı olan annesinden aşırı etkilenerek, obsesif ve
içine kapanık bir dünya geliştiren, müzmin bekar işadamının
dokunaklı ve şaşırtıcı öyküsünü her zamanki soğuk üslubuyla
gözler önüne seriyordu. Bağımsız sinemanın üstadı John Waters
1995 tarihli Amerikan yapımı filmi Belalı Anne-Serial
Mom ile, dört kişilik ailesini koruma güdüsü normallik
sınırlarını aşmış, gözü dönmüş bir katil olmuş annenin hikayesini
pırıl pırıl bir kara mizah ve acımasız bir kapitalizm eleştirisi
içinde sunuyor ve tüketim atmosferinde hayatın değeri ve
tercihlerimiz konusunda bizleri bir kez daha düşünmeye itiyordu.
Alkol
bağımlısı bir tip, pek çok filmde karşımıza çıkan, cemiyetteki
sıklığı nedeniyle de pek fazla çekiciliği olmayan bir karakter
yaratım türü sayılabilir. Japon sinemasının haylaz çocuğu
Takeshi Kitano’nun geçen yıl tüm dünya festivallerinde beğeniyle
izlenen filmi Kikujuro’nun Yazı- Kikujuro No Natsu,
bizlere alkolik kocasından bıkan bir kadının onu, arkadaşının
torunuyla, ülkenin diğer ucundaki ebeveynlerini görmeye
göndermesinin sıcak öyküsünü anlatmış ve alkolik ihtiyar-haylaz
çocuk gibi bir çifti seyirciye tanıtmıştı. Kitano, Japonya’yı
boydan boya aşan bir yol filmi atmosferinde alkolizm ve
yaşlılığın sinizmi-çocuk saflığı zıtlığından ustaca yararlanmış,
her gün bir nebze daha yabancılaşan Japon toplumundan bir
duygu seli yaratmıştı.
90ların ikinci yarısı çalışılırken atlanmaması gereken sinema
akımlarından olan Danimarka menşeli Dogme95 akımının kurucusu
Lars Von Trier, yaşadıkları toplumdan memnuniyetsizliklerini
dile getirmek için geri zekalı rolü yapan, öyleymiş gibi
yaşayan ve bu yolla normal insanların uymak zorunda oldukları
pek çok zorunluluktan kendilerini muaf tutan çılgın bir
güruhun öyküsünü anlattığı filmi Geri Zekalılar-Idioterne/Dogme2
ile son yılların en deneysel filmlerinden birine imza atmış,
gerek dünya görüşümüze gerek sinema anlayışımıza yeni bir
açı katmıştı.
MESLEK
Her
meslek grubunun kendine özgü bir jargonu, kendi içinde kodlamaları
ve özgün bir değerler sistemi vardır. Sosyolojik literatürde
belli meslek gruplarını inceleyen pek çok katılımcı araştırmaya
ve onların kimi zaman hayli ilgi çekici sonuçlarına rastlamak
mümkün. Sinema da yüz yılı aşkın tarihinde kimi zaman hayatın
tam da içinden, belki bir köşebaşı gazetecisini, belki sabah
gidilen kafenin garsonunu veya bir lise öğretmenini sıkça
anlatagelmiştir. Biz de burada hayatın her zamanki rutinliği
içinde pek de gözle görünür olmayan mesleklerin sinemaya
yansımasını veya sık rastlanılan uğraşlardaki özel durumları
anlatan filmlere bir bakış atacağız. Keza mesleğin, dünyada
yaşayan milyarlarca insan için hayatın ve yaşam tarzının
‘salt’ anlamı olduğunu göz önünden ayırmazsak, mesleki farklılaşmanın
aslında kişinin farklılaşması tezahürü olduğunu daha iyi
kavrarız.
Tim Robbins’in eşi Susan Sarandon’a Akademi ödülü kazandıran
filmi Ölüm Yolunda-Dead Man Walking, konulmuş kuralları
sahiplenme oranı düşük, özgür düşünceli bir rahibe ile kan
görme arzusu doruğa tırmanmış halkın şiddetle idamını istediği
bir cani arasındaki önce görevsel ve zorunlu beraberliği
sonra da alabildiğine zıt bu iki insan arasında gelişen
dostluğu ve ikilinin çevrelerinden gördükleri tepkileri
göğüslemelerini anlatan sıradışı bir filmdi. Din kavramsallaştırması
ve idam cezası gibi büyük ölçekli sorunlarda kaygısızca
akla yatkın mesajlar veren, öbür taraftan da son derece
küçük bir dostluğu, ruh birlikteliğini mercek altına yatıran,
eğer mesleki uğraş kabul edilebilirlerse
suçluluk ve din adamlığı kimliklerinin çakışmaz görünen
ancak o kadar da uzak olmayan tanımlarını ileri tahayyüllere
açan unutulmaz bir deneyimdi.
Radikal
sinemacı Bertrand Blier’in 1996’da Franda’da çektiği Erkeğim-Mon
Homme, yaşamını hep aynı düzlemde sürdüren bir hayat
kadınının sokaktan bulduğu bir adamı eş edinmesi, ve doğal
muhabbet tellalı yapmasının hikayesini anlatıyordu. Benzersiz
bir görsellikle betimlenen umutsuz ve kirli bir dünyanın
kırıntıları, Berlin Film Festivali’nden alınan ödüllerle
kutsanan oyunculuklarla birleşiyor ve izleyenin önüne ne
tarz bir alt-dünya’ya baktığının ipuçlarını veriyordu. Toplumsal
değerlerin tanımlarından en uzak noktasında, dünyanın en
eski mesleğini, kelimenin gerçek anlamıyla dibe vurmuş hayatları,
Blier, kurgusallaştırarak değil, sinemalaştırarak önümüze
koyuyordu.
Broadway
Üzerinde Kurşunlar-Bullets Over Broadway ile Woody
Allen, bizleri gangsterlerin, mafyanın, kanundan uzak insanların
yaşantısı ile belki bundan o kadar da uzak değerlendirilmesine
gerek olmayan sanatçının dünyasını bir araya getiren, bu
yönüyle de epey hoş bir mizansen yaratmayı başaran renkli
bir çelışma sunuyordu. Düşünüldüğünde, beğeniye adanmış,
göz önünde olmanın amaçsallaştırılmış olduğu, görünürlüğün
ve kamusal takdirin en büyük önemi işgal ettiği sanatçı
bakış açısı ile aksi yönde karanlık katakullilerin ve mahremiyetin
büyük önem taşıdığı mafya yaşamının temel farklılığı ve
birbirlerinden uzaklığı kolayca ortaya çıkar. (Ancak özellikle
Türkiye’de adı geçen bu iki camiayı birbirinden ayırmak
son derece güçleşir.) Taşıdıkları tek ortak yön, ‘sıradan’
bir yurttaştan öyle veya böyle ayrılan yaşam tarzlarıdır.
Allen, filminde oyun yazmaya yeltenen ve başarı kazanan
bir gangster ile onun yerine geçen tiyatro yazarından yararlanarak,
karşılaştırmasını oldukça esprili bir dille ortaya koyar.
Pornografi, modern toplumların, hakkında açık ortamlarda
hemen hiç konuşulmadan, elden ele en çok dolaşan, hedef
kitlesinin dışına çıkmadan o kitleye en iyi ulaşan ürünlerinden
olsa gerek. Özellikle yapılmayanın yapılmış, hissedilmeyenin
hissedilmiş olduğu noktada usta Leh yazarı Gombrowicz’in
Pornografi romanında betimlediği sembolik yönüyle, kirli
kağıtların taşıdığı düşünsel ve toplumsal derinlik, yüzeysel
bir bakışla edilinebilecek olandan oldukça fazladır. Bu
bağlamda; porno sinema endüstrisinin, geniş dağıtım sinema
kalıplarına dahil edilmesi, ortalıktaki sinemacılar gibi
haklarında magazinler, dedikodular veya yan sanayiler geliştirilmesi
düşünülemezdi. Ta ki, genç rejisör P.T. Anderson, 70ler
Amerikası’nda bir seks filmi platosunda yaşanılan olayları
ilk filmi Ateşli Geceler-Boogie Nights’a malzeme
edinene dek. Oldukça fakir bir gencin doğal yetenekleri
sayesinde yeraltı sinemasında önlenmez yükselişi, ve yine
önlenemez düşüşünü öyküleyen film, içerdiği çok sayıdaki
yan öykülerle, o insanların nasıl toplumsal alandan tecrit
edildiğini ve karşılıklı isteksizliğin şekillendiğini, porno
dünyasının iç dinamiklerini ve bunların işleyişini duru
bir üslup ile sergiliyordu.
Serdar Akan da son yıllarda çekilen en iyi Türk filmi olduğunu
düşünmekte ısrarlı olduğumuz Gemide’sinde, kamerasını
ve dolayısıyla bizleri İstanbul’da bir kum kosterinin içine
sokmuştu. Bir Rus kadınını kaçıran tayfaların başlarının
belaya girme korkusuyla kadını kosterde alıkoymalarını anlatan
film, gemide işlerin nasıl döndüğünü ve yaşadığımız dünyanın
denizden nasıl gözüktüğünü dillendiriyordu. Gerçekçiliği
sayesinde bir kısım seyircinin dehşete düştüğü jargonuyla
her türlü övgüyü hak ediyor, ‘beyaz’ İstanbul’un pek haberdar
olmadığı Laleli’yi en canlı döneminde gözler önüne seriyor
ve geminin basit-tekdüze hayatına alışmış insanların sokakların
kaosunda nasıl kaybolacağını çarpıcı bir dille öykülendiriyordu.
AŞK-SEVMEK
Aşk,
hakkında edebi veya bilimsel yazında en çok materyalin üretilmiş,
insan düşünüşünü en çok meşgul etmiş konu olsa gerek. Gerçekten
de aşık olunca salgılanan hormonlarla beynin ve vücudun
çalışmalarının nasıl değiştiğini inceleyen psikolojiden,
özde hepsi aynı, içinde her biri alabildiğine farklı ve
özel aşkları betimleme uğraşındaki edebiyata, aşkın sosyal
dengeler ve sosyal ilişkiler ağlarıyla sıkı bir örtüşme
hali içinde olduğu iddasındaki sosyolojiye değin, tüm bilimsel
disiplinler seferber edilerek; bu, üzerinde en durulası
konuda, uzun incelemeler yapıp, tüm
gerçekleştirilmiş projelere rağmen hala merak uyandıracak
sonuçlara varmak mümkün. Keza gerçek bir aşık olma halinde
(bunun gerçekliği veya objektivitesi son derece tartışmalı
olsa da) insanın düşünüş ve davranış edimlerini tümden yitirmesi
henüz çözümüne ulaşılamamış bir duygusal gizem. Sinemanın
da çekilen ilk filmden bugüne, bu öncelikli insancıl duyguya
gereken önemi vermediğini söylemek mümkünsüz olur. Burada
da konumuz gereği, sevme-sevilme eylemleri sonucu varolan
toplumsal hoşgörünün dışına çıkarak sosyal gerçeklikle karşılaşmış
(çarpışmış) hikayeleri anlatmaya soyunan filmlerden bir
demeti inceleyeceğiz.
Alkolün oldukça sıklıkla kullanılan bir figür olduğundan
daha önce bahsetmiştik. Aynı şekilde günümüz dünyasında
seks işçiliği yapmanın da, varolan sosyal evrenden tümüyle
dışlanma anlamına geldiğini reddetmek anlamsız olur. (Özellikle
bizimki gibi namus türevi konularda tepki vermeye eğilimli,
sıcak hislerle örülmüş insan topluluklarında). Böyle bir
uyuşmazlık Mike Figgis’ın Elveda Las Vegas-Leaving Las
Vegas filminde bir araya gelmişti. İçki bağımlılığı
dolayısıyla yazma yeteneğini kaybeden bir metin yazarı,
kazanabildiği son paralarla kumar başkentinde gönlünce eğlenip,
hayatını noktalamaya karar verir ancak bu eğlencenin bir
parçası olan fahişeye aşık olur. Değişen dünyası, hassas
dengelerle yaşayan partnerinin zavallı yaşantısını da alt
üst edecektir. Gerçek anlamda bir kaybedenler alemi, vaz
geçtiği hayatına tek bir amaç uğruna yeniden sarılan bir
adam, imkansız koşullar ve diğerleri Figgis’a unutulmaz
filmini kurmasında yardımcı olmuştu. Ancak katıksız bir
aşk halinin tümüyle terk edilmiş bir yaşama yeniden sarılmanın
formülü olacağını, klişeleşmiş hiçbir kalıba tenezzül etmeden
anlatan, cesur ve içten bir örnekti.
Son
on yılın en iyi yönetmenleri listelerinde hep başa güreşen
Lars Von Trier, aptalca aşık olan saf ve koyu katolik bir
kadının dramını perdeye yansıttığı Dalgaları Aşmak-Breaking
the Waves ile aşk konusunda da, dönemine damgasını vuran,
kendi konumunu farklılaştıran bir imza atmıştı. Alabildiğine
muhafazakar bir İskandinav köyünde, dinle başbaşa yaşarken
evlenen ve cinselliği keşfeden ancak taze eşinin geçirdiği
kaza sonucu komaya girmesiyle zaten gelişmemiş görünen akli
vasıflarını tümden yitiren, kendisi başka erkeklerle beraber
oldukça hasta kocasının iyileşeceğine inandıran ve bu uğurda
her bulabildiği fırsatta seks yapan bir kadının, insanın
içini burkan, hissi felç diye tabir edilebilecek ruh halini
kusursuz yansıtan, din kavramını ve yaşamdaki yerini keskin
bir bakışla sorgulayan, eşine az rastlanır bir filmdi. Sahip
oldukları altı çizilmiş katoliklik inancıyla yaşayan küçük
bir bölgede bu inancın aksine hareketlerde bulunmak, geçmiş
yaşantısını reddetmek, toplumu reddetmek, ve aşkın belki
en kutsal yönü olan, benzerine sadece annelikte rastlanabilecek
kendini reddetme halini sinemalaştıran unutulmaz bir filmdi.
Toplumların fazla kurcalanmayan, en alakasız insanların
bile konuşulmasından rahatsızlık duyduğu, hiçbir değere
ya da kurala eskisi gibi tümdenci bir bağla sarılınmadığı
bir dönemde bile tabu olma vasfını koruyan ender konulardan
biri ensest olsa gerek. Seçtiğiniz gelişme veya modernlik
ölçütü her ne olursa olsun her konumdaki toplumda rastlanabilen,
ancak normal sayılıp kabullenildiği ortama hemen hiç sahip
olmayan ensestin, genel bir bakışla sinemada da pek uğraşılmayan
bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Ensest ilişki içinde olan
bir ikilinin diğer insanlarca hoş karşılanması pek kolay
gözükmüyor. Üvey kızıyla varolan en özgürlükçü ülkede evlenen
dünyaca ünlü Woody Allen'in bile başına neler geldiği düşünülürse,
deklare edilmiş ya da ortaya çıkmış bir aile içi ilişkinin
aynı zamanda toplumsal hayattan çekilme olduğunu da kabul
ederiz. Bu noktada sıradışı performansların oyuncusu Tim
Roth’un ilk yönetmenliği Savaş
Alanı-The War Zone öne çıkar. Film, babasının zoruyla
onunla cinsel ilişki kuran bir kızın, bu gerçekten zorlayıcı
hisle kuşatılmış babasının, taşıdığı utancın dışarı vurmaması
için içine kapanan ve şehrin dışına taşınılmasına müsaade
eden annenin ve olayları anlayınca tepkisi dizginlenemeyen
ailenin en küçük üyesi oğulun dramını izleyicisine eşine
rastlanmayan bir sertlikle bire bir yaşatan, tüyler ürperten,
sahip olduğumuz etik değerleri tekrar gözden geçirmemize
neden olan kusursuz bir film, beynimizde patlayan bir şamardı.
Benoit Jacquot’nun Fransız yapımı Şehvet Okulu-L’école
de la Chair’i, tesadüfen gittiği bir gay barda, kendisinden
epey genç bir biseksüel jigolaya aşık olan, onun için uzun
yıllar çalışarak yaptığı kariyerini ve ekonomik birikimlerini,
sosyal prestijini hiç düşünmeyen harcayan, karşılıksız aşkı
için kendisinden istenen veya istenmeyen hiçbir fedakarlıktan
kaçınmayarak bir anlamda bile bile sonunu hazırlayan orta
yaşlı bir kadının üzücü tecrübesini perdeye taşımıştı.
Peşpeşe iki Avrupa filmi, bizleri 60ların sevimli ve sıkıcı
Amerikan ailesini yeniden inşa etme kaygısındaki Hollywood
yapmacıklığından kurtarır ve modern sanat ile sosyal bilimlerin
son çeyrek yüzyıldır atış tahtası haline dönen kurumu çekirdek
aileyi sağlam bir bakışla yeniden tasavvur etme imkanı verir.
Genç bir kadın yönetmen olan Sandrine Veysset’nin Fransız
yapımı filmi Victor, on yaşında ilgi görmediği ve
sevilmediği evinden kaçan, yorgun düşerek sığındığı bir
panayırda kendine fahişe Triche’nin yanında yer bulan bir
çocuğun öyküsü anlatır. Sorular ise, karşılıklı sevilme
ihtiyacı ile biyolojik ailenin karşıtlığı üzerinedir. Danimarka
filmi Şölen-Festen/Dogme1 altmışıncı yaşını kutlamak
üzere sahip olduğu malikanede bir şölen düzenleyen aile
resinin, yeni kaybettiği küçük kızı anısına oğlundan bir
konuşma yapmasını istemesiyle canlanır. Oğlu küçükken babasının
kendisini ve diğer kardeşlerini kullandığını haykırınca
şölenin rengi değişir. Vinterberg, katıksız bir fars olarak
da okunabilecek filminde, sırf sahip oldukları aile ve akrabalık
değerleri, bu yolla kazandıkları sosyal konum ve maddi kazançları
tehlikeye girmesin diye hiçbir şey olmamış gibi davranan
konukların acı parodisi ile hem aile kurumunun kuyusunu
kazıyor hem de insanoğlunun riyakarlığının kurdelasını kesiyordu.
YOKSULLUK-AZINLIK
OLMA
Toplumsal
ve bireysel sorunlar ile ikisinin kesiştiği noktaya Marx’ın
açtığı yoldan bakarsak karşımıza en önemli bölünme-ayrışma
aracı olarak sınıf çatışması çıkar. Farklı çıkarlarla hayat
uğraşı içinde yer kazanmaya çalışan insan kütlelerinin mücadelesi
ekonomik siyasetin olduğu kadar takipçisi sanat dallarının
da malzemesi oldu uzun onyıllar boyunca. Berlin Duvarı’nın
çökmesiyle sembolleşen Soğuk Savaş’ın bitimi ve kapitalizmin
kazandığı söylenen zafer ile birlikte sinema da yoksulluğu
ve ekonomik farklılaşmayı repertuarındaki sık işlenen konular
arasından çıkardı. Beş yüz yıllık tarihlerinde ilk defa
savaşmak için değil, beraber daha zengin bir dünya kurmak
için bir araya gelen Kuzey ülkelerinin süregiden planlarının
beyazperdeye yansıyan boyutunun oldukça zayıf olduğu ise
herhalde karşı çıkılacak bir önerme sayılamaz. Sinemanın
görselliğinin yanında, düşünsel boyutları da olan bir sanat
dalı olduğu gerçeği düşünüldüğünde; bu genel tavırsızlık
halinin, üzerinde durulmaya değer ancak başka bir yazının
konusu olacak geniş bir alan olduğu
çıkıyor ortaya.
Son beş yılın 7. Sanat haritasında göz gezdirdiğimizde yoksullukla
ilişkili konuları anlatan ve sayısı az olmayan filmlere
rastlamak mümkün. Ancak evrensel sözler sarf edebilen, geçen
az zamanda bile kalıcılığını koruyabilen, ele aldığı konuda
her zaman hatırlanacak bir sinemasal duruş kaydedebilen
film sayısının gerçekten çok az olduğunu görüyoruz. Öncelikle
çekildikleri günden bugüne hala konuşulurluklarını ve etkinliklerini
koruyan iki Fransız filmine mercek tutalım.
Matheau
Kassovitz’in 1995 yılında çektiği ve yaşadıkları kenar mahallede
yoksulluğun, aile ve polis baskısının, işsizliğin ve meşgalesizliğin,
dışlanmışlığın yarattığı bunaltıcı atmosferden bıkarak,
bir kavga esnasında buldukları bir polis silahı ile Paris’e
kaçan ve geceyi orada, sokakta geçiren üç gencin öyküsünü
anlattığı Nefret/Protest’O-La Haine, taşıdığı makyajsız,
ödünsüz ve alabildiğine yalın ancak sert üslubu ile entelektüel
camiaya bir bomba gibi düşmüş, alarm etkisi yaratmıştı.
Sinemada dengini çok zor bulabileceğimiz bir içerden bakış
ile Fransa’daki Cezayirli azınlığı ve ikamet ettikleri gettoyu
mercek altına almadan, kamerasını onlarla aynı açıya, aynı
hizaya koyan bir anlayışın zenginlik ve yoksulluk, kendileri
ve diğerleri hakkındaki fikirlerini kurgulayan, son raddede
önemli bir denemeydi.
Claude Chabrol’ün “son Marksist film” diye tanımladığı ve
alttakiler-üsttekiler farklılığına dair söyleyeceklerini;
çok daha alışılmış kalıplarla ama yine de nadideliğini koruyarak,
kinayelerle örülü bir anlatımla söylediği filmi Seremoni-La
Cérémonie, bizleri taşrada bir burjuva ailesinin evine
götürüyor, eve yeni gelen hizmetçi kız ile aynı kaderin
eşitsizliğini paylaşan postane memuresi ile tanıştırıyor
ve sınıf karşıtlığının somut ve soğuk yüzü üzerine belleklerimize
kazınan notlar düşüyordu.
Etnisite ve milliyet kavramlarının aynı anda hem görece
bir yükseliş kaydederek popularite kazandığı hem de gerek
düşünsel gerek pratik açıdan prestijlerini ve anlamlarını
çok büyük ölçüde kaybettikleri bir paradoksal dönemden geçmekteyiz.
Tüm dünyada –belki Sosyalizm’in çöküşü ile ilişkikili olarak,
gözle görülür bir hareketlenme içinde olan ve direk sebebi
olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası tecrübe ettiği lanetlenmiş
dönemi aşmakta görünen lokal milliyetçi kıvılcımlar, madalyonun
arka yüzünde post-modern ‘kimlik’ tanımlamaları ve geçmiş
değil gelecek, toplumsal duygusallık değil, zenginlik ve
gelişmişlik için bir araya gelen toplumların oluşturduğu
kuvvetli ‘ulus-devlet ötesi’ rüzgarlarla beraber düşünüldüğünde
mizansenin karmaşıklığı daha net görülebilir.
Sinemanın, milliyetçilik ve etnisite mevzuularına, kof bir
Amerikan Tarihi propogandası olan bazı Hollywood filmleri
dışında dişe dokunur bakışlar attığını söylemek hayli güç.
Bu konuda Türkiye ile ilgili en önemli film Yeşim Ustaoğlu’nun
Güneşe Yolculuk’u gibi gözüküyor. Biri Türkiye’nin
batısından diğeri de Doğu’dan İstanbul’a göç etmiş iki yoksul
insanın hayatına mercek tutarken, büyük şehrin daha önce
beyaz perdede izdüşümünü bulamamış perspektiflerini izleyiciye
yansıtan, ‘Kürt’ ve ‘Türk’ ayrımını cesurca işlerken, esas
ayırıcı faktörün yürek burkucu yoksulluk olduğunu ortaya
koyan, Güney Doğu ile ilgili kimi sekansları abartılı bulunduğu
için şiddetle eleştirilen ancak yönetmeninin filmin gerçekçiliğini
cansiperane savunduğu, güncel konulara başka aynalardan
bakmamızı sağlayan, saygın bir filmdi.
Michael Haneke, yoksulluk, göçmenlik ve milliyetçi önyargılar
üzerine şüphesiz beş yılın en şık kurdelasını bağlıyordu.
Bilinmeyen Kod-Code Inconnu, temelde metne dayansa
da artık kaybolmaya yüz tutmuş bir avangard yaklaşımla genel
olarak görsel sanat sayılabilecek sinemanın ayrıksı örneklerinden
biri, yazı aracı olan sözcüklerin ve noktalamanın; görüntülerin,
imajların, aksiyonların ve jestlerin anlatımına erişemediği
yere gayet iyi oturan bir örnekti. Yönetmeninin kendi tabiriyle
“birleşmemiş Avrupa’nın öyküsü”, bizleri kah Paris’te ailesiyle
sorunları olan bir fotoğrafçının oyuncu sevgilisinin evine,
kah Fransız varoşlarında alabildiğine natürel bir yoksul
ev ortamına, kah Romanya’ya, tüm ümidi Fransa’ya göç etmek
olan insanların göz yaşartıcı koşullarına götürüyor, yabancılaşma,
yalnızlaşma, anlamsızlaşma, cismani olanın manevi olanı
ezişi ve amaçsızlık gibi alabildiğine soyut ama gerçek kavramları
vücuda getiriyor, bir kıtanın sembolizasyonu ile insanlığın
halet-i ruhiyesini gümüş perdeye yansıtıyordu.
ÖZEL
KONU: ZAMAN
İnsan
olmamızın ötesinde hepimizin paylaştığı en önemli yaşamsal
deneyim; şimdi, bu zamanı yaşıyor olmamız herhalde. Zaman,
üzerinde durulmaya alabildiğine müsait, çok çeşitli görüşlerden
ve disiplinlerden incelenebilecek malzemeye sahip, sayısız
anlamlar barındıran bir alan. Ayrı bir yazı konusunu (hatta
yazılar toplamlarını) oluşturabilecek bu konuya bütünsel
bir bakış atmaktan ziyade bazı özel noktalara eğilmeyi deneyelim.
Öncelikle vurgulayabileceğimiz nokta hepimizin kabul edilmiş
bir zamansal döngü ve bunun sonsuzluğu ile yaşadığımız olur.
Her gün sabah olması, her gün akşam olması, bunun yarın
da böyle olacağını bilmemiz her şeyden önce tüm kuralların
temel dayanağıdır. Tüm sosyal ağlar, tüm iletişim olanakları,
adledilen bütün önemler, gösterilen tüm yakınlıklar ancak
dahil oldukları sonsuzluk imajı içinde tahayyül edilebilirler.
Yarının yarın olmayacağını bildiğimiz anda, hangi kurumların
var olacağı, benimsenmiş hangi davranış kalıplarının etkisini
sürdürebileceği iri bir soru işaretini hak eden bir konudur.
Şimdiki zamanın da ne kadar içinde yaşadığımız, ne kadarını
yaşayabildiğimiz ciddi bir argüman olarak karşımıza çıkar.
Düşünüş kapasitemizin önemli bir bölümü anılarımızı teşkil
eden geçmişe tahsis edilmişken, belli bir bölümü de planlar
ve hayallerle geleceği kurmaya ayrılmıştır. Ancak bu bilinç
çizgisinin ötesinde, irademizin söz konusu olmadığı yerde
de yaşadıklarımızın ve yaşayacaklarımızın etkisinin, gücünün
ve yansımalarının olduğu tartışma götürmez. Sir R. Attenborough’un
94 tarihli filmi Gölge Topraklar-Shadowlands’inden
alıntılarsak ‘Şu anda yaşadığımız mutluluk daha sonra yaşayacağımız
hüzünün bir parçasıdır’. Bu bağlamdan bakınca, yaşadığımız
zamana hangi oranda hakim olduğumuz ve şimdiki zamana aidiyetimiz
yeniden sorgulanmayı hak eder.
Zamanın felsefi, soyut veya sosyal etkileri kadar, günlük
hayatımızın tam içinde bizlerin üzerinde bir tahakkümü,
bir uygulatıcılığı vardır. Günlük rutinimiz günün değişen
dönemlerine ve saatlere bağlıdır. Saat üç olur ve orada
kalırsa, gezegenin dengesi bozulur. Tüm görev ve keyif anlayışımız
çöker, en basitinden vücudun temel ihtiyaçlarından uykunun
düzeni bozulur.
Tüm sozsuzluğu ve şartlandırıcılığı ile zamanın durduğu
yeri hayal edersek karşımıza Son Gece-Last Night
çıkar. 98 yılında her ülkeden bir yönetmenin 2000 yılbaşı
için çektiği birer saatlik milenyum filmlerinden biri olan
bu denemede Don McKeller, dünyanın tam 2000 yılına girerken
sona ereceğinin herkese üç ay önceden duyurulmuş olduğu
bir Kanada atmosferinde, kaçınılmaz sona saatler kala, güneş
batmazken, ele aldığı 7-8 temel karakterle, durağanlığı
olan, alıştığımız zamanların anlamını sorgular. Kimi
beraber olmak için ısrar eden ailesinden kaçıp yalnızlığına
sığınırken, kimi kaotik ortamda kaybettiği kocasını romantik
bir akşam yemeği için bulmaya çalışır, kimi son ana kadar
gaz şirketinin görevinin başında olduğunu teker teker bütün
aboneleri arayıp anlatırken, kimi önce öğretmeniyle sonra
da en yakın arkadaşıyla seks yapma amacının peşine düşer,
kimisinin de arzusu, hayatta belki ilk kez kontrolü eline
alıp, bu dünyadan herkesten önce gitmektir, tetiği çekip.
Ya siz o tetiği çekebilir miydiniz? Yoksa üç saat olsun
fazla mı yaşamak isterdiniz? Peki en yakın arkadaşınızın
seksüel durumu? Mesleki adanmışlığınızın bir anlamı kalır
mıydı? Ailenin? Evliliğin? Yalnızlığın?.. McKeller, bu ve
ileri soruları beynimizde bir bir sordurup, kendi yorumunu
perdeye mükemmelce yansıtırken, son yılların en iyi filmlerinden
birine imza atıyordu. Hayatlarımızda üzerinde hiç düşünmediğimiz
zaman faktörünün ve zamansal yayılımın her bir hareketimize
kattığı anlamı ve gerisindeki değeri eleştirel bir açıdan
sorgulamamıza neden oluyor, sinemaya da gerçek bir milenyum
hediyesi vermiş oluyordu.
CENK
ÖZBAY
nucleusboy@hotmail.com
Film
eleştirilerinizi director@sinemafanatik.com
adresine gönderin bizde eleştrilerinizi yayınlayalım.
© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com