Ana Sayfa | Haberler | Vizyondakiler | Pek Yakında | Galeri | Starlar
Forum | Box Office | Özel Efekt | Zoom | Röportaj | Setlerden Eleştiri | Arşiv

eleştiri

Starlar
Vizyondakiler
Pek Yakında

‘‘GEÇ DOKSANLAR SİNEMASINDA TOPLUMUN DIŞINDAKİ FİLMLER’’

     Günümüzde, kitleler üzerindeki etkisi en fazla görünürlüğe sahip sanat dalı konumundaki sinema, bu kuvvetinden faydalanarak (modalar yaratarak, değer sistemlerini değiştirerek, algılayış ve düşünüş kalıpları ile oynayarak) topluma etki ediyor. Aksi yönde de, özellikle ticari sinemanın kalıplarını kırmış örneklerde, değişen dünyayı, şekil değiştiren anlayışları ve ilişkileri perdeye yansıtarak içinden çıktığı toplumla karşılıklı etkileşimini kuruyor. İlk yazının bir tamamlayıcısı olan bu ikincisinde, sinemanın toplumla ilişkilerini en aza indirdiği, adına toplum dediğimiz insan birlikteliklerinin koyulmuş sınırlarının dışına, belirlenmiş gerekçelerle en fazla çıktığı özel durumları inceleme fırsatı bulacağız. Bir sanat dalı olmasının ötesinde iletişim aracı olan sinemanın günlük yaşantıda yeteri kadar ileteşemeyenlere, hayatın kenarında veya dışında kalmış bireylere ve gruplara perde aracılığıyla sunduğu ortaya çıkma imkanına ve bunun kullanılışındaki egemen dağılıma birlikte göz gezdireceğiz. Filmlerin seçiminde, ele aldıkları konuyu yetkinlikle işlemeleri ve Türkiye’de (festivaller veya ticari gösterim) seyircileri ile buluşmuş olmaları dışında herhangi objektif ölçüt kullanılmadı.

POLİTİK KİMLİK

Hızla apolitikleşen modernite sonrası Dünya’da, politik sinema da artık yalnızca Don Kişot’luğa yeltenebilecek bir avuç insanın vücuda getirebildiği özel bir ideal olma yolunda hızla ilerliyor. Oysa ki, egemen olmasına çalışılan çoğulculuk prensibinin ekonomik ve sosyal halkalarıyla birlikte en önemli yönü siyasal çoğulculuk. Bu açıdan bakınca, araştırdığımız dönemde, belli bir çizginin üzerinde olan ‘politik figür’ öykülerini –tabiri yerindeyse, cımbızla seçip, bir kez daha gözden geçirmekte fayda var.

Ünlü dökümanter yapımcısı Greta Schiller, Güney Afrika yapımı filmi Mandela’nın Şoförlüğünü Yaptığı Adam-The Man Who Drove with Mandela ile bizlere 50 ve 60lı yılların ünlü tiyatro yönetmeni Cecil Williams’ın komünist, ırk ayrımının şiddetle karşısında, eşcinsel ve sanatçı hayat duruşunu ve inandığı değerlerin yayılması konusunda gösterdiği keskin cesareti ve çabayı anlatıyordu. 2001 Türkiye’sinde konuşulma imkanı bile düşük siyasi hareketleri ve direnci, adı geçen yılların boğucu atmosferinde Güney Afrika’da gerçekleştiren, bu uğurda Mandela ile kolkola çalışan ve sahip olduğu radikal fikirlerle zaman zaman tüm çevresini karşısına almaktan çekinmeyen Williams’ın öyküsü, belgeselde eşine zor rastlanır bir hissel bütünlük becerisi içinde kurgulanıyordu.

Tabii politik sinema denince Anglo-Sakson kültürünün en sarih karşıt noktası Kuzey İrlanda’yı anmadan geçmek, toplu bir bakışı eksik kılar. Ancak gerek İRA ile süregiden görüşmelerin yarattığı politik rahatlık ve gevşeme ortamı, gerekse konunun zamansal yayılımı, 90ların ikinci yarısında İRA filmlerinin niceliğinde önemli bir düşüş meydana getirdi. Ama Terry George’un O da Bir Ana-Some Mother’s Son’ı kamerasını, inandığı politik görüş uğruna hapse giren ve orada açlık grevine başlayan bir oğul’un annesine, bir kadının tecrübe ettiği insani acıya ve bunun karşılığında başladığı politik başkaldırı ve örgütlenmeye çeviren, aile, bireysellik ve devlet gibi kavramları ustaca sorgulayan, çok iyi oynanmış, nadide bir denemeydi.

Sürgün, insanlık tarihinin hemen her aşamasında rastlanılabilecek bir olgudur, nedenleri de bir ile sınırlı değildir. Ancak bunlar içerisinde, yaşadığı toplumun hakim –hatta kimi zaman baskıcı, siyasi görüşlerini sorgulayıp, kendi kanaatini farklılaştıran, bu yüzden de egemen kuvvetlerin şimşeklerini üzerine çeken ve uzaklaştırılan politik sürgünler özel bir saygınlıkla anılır. Ottokar Runze’nin 98 Alman yapımı filmi Volkan-Der Vulkan’ı, İkinci Dünya Savaşı öncesi, Hitler’in zulmünün muhtemel sonuçlarını kavrayıp Paris’e kaçan ve orada uyarıcı görevde, muhalif bir örgütlenmeye koyulan bir avuç Alman aydının hikayesini, siyasi sinemada örneğine pek rastlanmayan çarpıcı insani yan öykülerle beraber sunabilen, konuya ilgi duyanların kaçırmasının büyük kayıp olduğu bir çalışmaydı.

Régis Wargnier, entelektüel çevrelerde adından hayli bahsettiren tartışmalı filmi Doğu/Batı-Est/Quest’te, Stalin’in Savaş 2’den sonra, ülkeden kaçan kariyer sahibi Rusları geriye davet edişini, açık bir hapishane görünümündeki Rusya’da, geri dönen Rus doktorunun Fransız karısının mahpusvari yaşam şartlarını kabullenmeyişi ve kaçmaya çalışmasını, bir kabus atmosferi ile sunuyordu. Ben, alışık olduğu koşullara dönmek için canını ve evliliğini tehlikeye atma noktasına gelen bir kadının öyküsünün anlatıldığı bu insani filmden her zaman etkilendim ve Kızım Olmadan Asla’da kaçılan ülke İran olunca coşan beğeni seslerinin, gözler Rusya’nın baskıcı yönetimine çevrilince yerlerini nasıl kınamaya bıraktığını ibretle izledim.

Bruno Barreto 96 Brezilya yapımı filmi Eylül’de Dört Gün-Four Days in September ile 60lardaki cunta yönetimi altında ezilen Brezilya halkının sesi çıkarılmayan muhalif kesimlerinin Amerikan elçisini kaçırarak Dünya’nın ilgisini ülkeye çekme girişimini anlatan başarılı bir politik sinema örneği ortaya koyuyordu. Bu janrda çok önemli olan inandırıcılık ve didaktikliğe düşmeme sınavından başarıyla geçen, bir diğer baskı rejimini dimağlarımızda mahkum eden, iyi çekilmiş bir filmdi.

CİNSELLİK

Çağdaş insanın yaşadığı toplumdan uzaklaşmasına, herhangi bir şekilde bireysel izolasyona veya gettolaşmaya gitmesine neden olabilecek pek çok neden var. Farklı cinsel kimlikler ve seksüel şekillenmeler de, belki toplumlarda tarih boyunca sıkça görülmeleri, belki kurgulanabilme kapasitelerinin yüksek oluşu nedeni ile incelediğimiz dönemde sık sık dünya sinemasının gözde konuları arasında yer aldılar. Son dönemde özellikle eşcinsel sinemanın AIDS ile girdiği damgalanmış periyoddan çıkması ve post-modern kimlik tanımlamalarında, yani öncelikle insanın kendini nasıl tanımladığının öne çıkmasıyla artan cinsel kimlik faktörü üzerinde düşünmek aşağıdaki filmleri daha geniş bir çerçevede algılamamızı sağlayabilir. Bireyselleşmenin ve yabancılaşmanın arttığı ağır sanayi toplumlarında, alışılagelmiş ‘farklı’dan da ötede vakaları anlatan hayli cesur, yenileyici ve sıradışı örnekler ile Dünya’nın sesi fazla çıkmayan kesimlerinden yükselen, görece aşina çeşitlemeler, cinsellik dolayısıyla yaşanılan toplumdan kopuş başlığı altında incelenbilirler.

David Cronenberg, 1996 Kanada yapımı filmi, Ballard uyarlaması Çarpışma-Crash’te, otoyol kenarlarının gürültülü, yüksek katlı ve metalik atmosferinde yaşayan, hayatlarındaki tekdüzeliği farklı partnerlerle cinsel ilişki kurarak aşmaya çalışan bir çiftin öyküsünü anlatır seyircisine. Evli çift yeni tanışıklıkları sayesinde, araba kazasından cinsel zevk almaya başlar... Cronenberg, modern insanın sahip olduğu değerlere ve algı sisteminin ikiyüzlü muhafazakarlığına her zamanki eleştirel üslubu ile yaklaşırken, atmosfer kurma becerisi, tutkulu sahnelerinin görselliği ve karşıt bir mantıkla inşa edilmiş etik anlayışıyla 90lar sinemasında bir köşebaşına imza atıyordu.

Cui-Chang ikilisi ise, yine Kanada yapımı filmleri Çin Çikolatası-Chinese Chocolate ile, Çin’den Montréal’e göç etmek zorunda kalmış iki kadının, doğulu ve batılı erkekler sebebiyle uğradıkları hayal kırıklıkları sonucunda teselliyi birbirlerinde buluşlarını öykülendirirken, farklı kültürlerin çatışmasından, kadın-erkek cinsel dengesine (dengesizliğine) önemli mevzuulara bağırmamayı yeğleyen bir üslupla değiniyorlardı. Kutluğ Ataman da Lola+Bilidikid’de, Almanya’daki Türk azınlığın içinde vuku bulan eşcinsel uyanışı beyazperdeye aktarıyor ve alabildiğine tanıdık bir ortamı malzeme edinmesinin de etkisiyle Avrupa’da ‘Türk ve homoseksüel olmak’ konusuna önemli bir düğüm atıyordu. Cemaatçi ve ataerkil yapısını koruyan, kapalı bir toplumda, yasak elma kabul edilebilecek eşcinsellik ve bunun kuvvetli düşman kabul edilen Almanlarla uygulanışı her açıdan toplumsal bağların reddi sayıldığından, film cinsellik dolayısıyla yaşam grubunun dışına çıkmanın en iyi örneklerinden birini sunuyordu. Hong-Hong’lu yetenekli yönetmen Wong Kar-Wai, Mutlu Beraberlik-Happy Together’da Arjantin’e gelmiş iki Uzakdoğulu gayin diaspora macerasını eşine az rastlanır bir şiirsel üslupla yansıtırken, aidiyet, bağlanma ve toplumun içi-dışı gibi kavramlar hakkında taze çıkarımlar yapıyor, izleyicisine uzak-yakın kavramlarını bir kez daha sorgulatıyor, yarattığı ambiansla belleklerde ustaişi bir sinemasal tat bırakıyordu.

Sean Mathias, İngiliz yapımı filmi Kırık-The Bent ile dünyaca ünlü tiyatro oyununun beyazperde adaptasyonunu başarıyla kotarmakla kalmıyor, Nazi Almanyası denen felaket makinasının, ırksal olduğu kadar cinsiyetçi faşizm uygulamalarının insanlık dışılığını suratlarımıza bir tokat gibi çarpıyordu. Filmde anlatılan, Nazilerin eşcinselleri belirtmek için yakalarına taktıkları pembe üçgen, bugün tüm gay gurur günlerinde pozitif anlamlarla kullanılıyor. Herhalde bu örnek, insani nitelikler ile doğası gereği sapkın siyasi ideolojilerin kalıcılığı bakımından ilginç bir nokta oluşturmakta ve savaş gibi ağır koşullarda bile cinsel yöneliminin bireyi nasıl doğrudan etkileyebileceğini kanıtlamaktadır.

Gelişmiş toplumlardan farklı manzaralar sunan üç film, doksanların ikinci yarısında toplum-cinsellik ilişkisinin bir adım daha sinemalaştırılmasına, zihinlerde bir derece daha berraklaşmasına katkıda bulundu. Alain Berliner’in Belçika yapımı filmi Pembe Hayat-Ma Vie En Rose, bir burjuva ailenin 10 yaşındaki çocuklarının eşcinsel olmaya karar verip oyun arkadaşlarını kendisine eş seçmesiyle patlayan ‘sosyal’ krizi anlatan, cilalanmış değerlerle keskin bir hiciv yapan, aile kisvesinin içyüzünü acımasızca gözler önüne seren, zekice kurulmuş bir denemeydi. Babanın iş yaşamının, annenin yapmacıklık dünyasından seçmelerden oluşan sığ sosyal ağının, küçücük bir çocuğun doğal ve alabildiğine masum çıkışıyla nasıl çöktüğünü öykülendiren film, sonunda yine çekirdek aileyi kutsasa da, özünde alabildiğine hınzır bir eleştiri barındırıyordu. Nicholas Hytner’ın Aşkımın Hedefisin-The Object of My Affection’ı da, yanına taşınmak zorunda kaldığı gaye aşık olan, daha sonra da onu doğacak çocuğunun babalığını yapmaya ikna eden bir Amerikan kızının çevresinden aldığı tepkileri ve babalığa ikna olan gayden koca olmamasından çıkan sorunları oldukça içten bir dille gözler önüne seren, heteroseksüel-homoseksüel ayrımını mümkün mertebe içeriden bir bakışla vurgulayan, zengin doğalı, sımsıcak bir filmdi. Geçen yılın Akademi ödüllü filmlerinden Erkekler Ağlamaz-Boys Don’t Cry, daha yürek burkucu bir üslupla erkek olmayı isteyen bir kızın başından geçen deneyimi seyircisine birebir yaşatmak gibi bir erdeme sahip, dışardan bakanlar için abartılmış bir kabus, bu kabil meselelere yatkınlığı olanlara göre ise yalın bir anlatı, çaresizliğin manifestosuydu. Gerçekten de son iki örneği ayrımsamamızla birlikte bireysel-hümanist, ancak alabildiğine muhafazakar bir ‘süper-devlet’in farklı yüzlerini tanıma ve en özgürlükçü toplumda bile sosyal cinsiyet farklılaşması ve cinsel güç tanımlarını daha iyi kavrama şansımız artıyordu.

DEHA-ÖZÜR

Bazı insanlar, taşıdıkları doğal, değiştirelemez veya salt yadırgatıcı niteliklerden ve yıpranmalardan dolayı yaşadıkları toplumla birebir örtüşemezler. İnsanlar tarafından açık açık kınanmasalar, dışlanmasalar, yok sayılmasalar veya haçlı seferleri ile karşılaşmasalar bile, hatta kimi zaman suniliğin sığ sularında yüzen bir hoşgörü ile kabullenilseler de, bu insanlar; yani psikolojik bozuklukları olanlar, dahiler, alkolikler ve özürlüler, toplumun ama içinde ama dışında yaşamlarını sürdürürler. Elif Şafak’ın Mahrem’de bahsettiği gibi, hayatın içinde olması gereken ancak günlük hayatın görünürlüğünün kapsamadığı cüceler ve obezler gibi, yaşamlarından haberdar olduğumuz halde göz ardı etmeyi seçtiklerimizin gümüş perdedeki izdüşümü olan filmler bunlar. İncelediğimiz dönemde Dünya sinemasından bu konulara eğilen oldukça verimli çalışmalar çıktı.

Fiziksel özürlü insanlar ve özellikle onların normal şartlar altında sıradan karşılanacak sevme, sevilme, sevişme gibi ihtiyaçları başgösterdiği zaman ortaya çıkan anlayışsız durum anıldığında akla hemen De Heer’in Avustralya yapımı filmi Şarkımla Dans Et-Dance to Me My Song ile Greengrass’ın İngiliz yapımı Mutluluğa Uçuş-The Theory of Flight’ı gelir. Birinci film, gaddar hatta sapkın bir halet-i ruhiyeye sahip bakıcısının hayatı zehir ettiği konuşma ve yürüme özürlü bir kızın tesadüf eseri tanıştığı delikanlıyla hissel ve seksüel beraberlik kurmasının ve muhatap olduğu taşkın kıskançlığın öyküsünü sunar. Gerçekten özürlü Heather Rose’un ödül kazanan ve tüm beşeri algıları durma noktasına getiren performansı filmin festival gösteriminin sonunda alkışlanmasına neden olmuş, hedef kitlesinde bir duygu patlaması yaşatmıştı. Mutluluğa Uçuş da benzer bir konuyu, işlediği hatalı fiil nedeniyle kendisiyle zaman geçirmeye mahkum olan sosyal suçlu ile, tekerli sandalye kullanıcısı ve konuşma yeteneğinden yoksun bir genç kadının aykırı aşkını perdeye taşıyan, ilki kadar olmasa da duyguları törpüleme becerisi gelişmiş bir çabaydı. Fransız filmi 8. Gün-Le Hu Tieme Jour da, mongol, yalnız bir adam ile evliliğinde çok ciddi problemler olan bir diğerinin sıradışı dostluğunu perdeye taşıyan, hayata biraz da tersinden bakmamızı sağlayan, sıcak bir filmdi.

Dahiler de tarih boyunca çeşitli şekillerde cezalandırılmış ve sosyal bir tecrite mahkum edilmişlerdir. Yine Avustralya’dan Scott Hicks’in Oscar kazanan filmi Shine, bir müzik dehasının, öncelikle ailesini aşması gereken zorlu yolculuğuna izleyicisini tanık kılan, izlemesi biraz sabır gerektirse de, kendi içinde epey çekici, zorlayıcı bir filmdi. Geçen yıl usta sinema adamı Milos Forman’ın çektiği Aydaki Adam-Man on the Moon, bizlere alıştığımız deha tanımından biraz farklı özellikler taşıyan, eğlence ve eğlendirme üzerine aşina olunmadık fikirlere sahip bir TV yıldızının, Andy Kafmann’ın sıradışı portresini çiziyordu. Henüz sinemalardan yeni kalkan Düşlerin Efendisi-Quills de geniş yığınları Marquis De Sade’ın yaşamının belli bir aralığında dolaştıran, kendi adıyla anılan kültür ve sembol sisteminin kurucusu bir edebiyatçıyı perdeye taşıyan, doğal olarak da onun ahlak, değer ve erdem sorgulamalarını da bizim zihinlerimize taşıyan küçük bir zirveydi.

Çok çeşitli nedenlerden ortaya çıkan psikolojik-sosyal psikolojik aksalıkların sinemaya konu olması da az rastlanır bir sinemasal tercih değil. Geçtiğimiz yılın sansasyonel Highsmith uyarlaması Yetenekli Bay Ripley-Talented Mr. Ripley, bizleri sosyopat, egosu kabul edilen sınırların ötesinde kuvvetli ve kontrolsüz, sağlıksız eşcinsel hislere sahip Ripley’in öyküsünü, çok usta bir dönem peysajı içinde, kahramanının ve çevresindekilerin sahip olduğu tedirginliği başarıyla özümseyerek aktarıyordu. Kanada’dan bir diğer usta isim Atom Egoyan, son filmi Felicia’nın Yolculuğu-Felicia’s Journey’de, çok küçük yaşlardan itibaren TV’de yemek programcısı olan annesinden aşırı etkilenerek, obsesif ve içine kapanık bir dünya geliştiren, müzmin bekar işadamının dokunaklı ve şaşırtıcı öyküsünü her zamanki soğuk üslubuyla gözler önüne seriyordu. Bağımsız sinemanın üstadı John Waters 1995 tarihli Amerikan yapımı filmi Belalı Anne-Serial Mom ile, dört kişilik ailesini koruma güdüsü normallik sınırlarını aşmış, gözü dönmüş bir katil olmuş annenin hikayesini pırıl pırıl bir kara mizah ve acımasız bir kapitalizm eleştirisi içinde sunuyor ve tüketim atmosferinde hayatın değeri ve tercihlerimiz konusunda bizleri bir kez daha düşünmeye itiyordu.

Alkol bağımlısı bir tip, pek çok filmde karşımıza çıkan, cemiyetteki sıklığı nedeniyle de pek fazla çekiciliği olmayan bir karakter yaratım türü sayılabilir. Japon sinemasının haylaz çocuğu Takeshi Kitano’nun geçen yıl tüm dünya festivallerinde beğeniyle izlenen filmi Kikujuro’nun Yazı- Kikujuro No Natsu, bizlere alkolik kocasından bıkan bir kadının onu, arkadaşının torunuyla, ülkenin diğer ucundaki ebeveynlerini görmeye göndermesinin sıcak öyküsünü anlatmış ve alkolik ihtiyar-haylaz çocuk gibi bir çifti seyirciye tanıtmıştı. Kitano, Japonya’yı boydan boya aşan bir yol filmi atmosferinde alkolizm ve yaşlılığın sinizmi-çocuk saflığı zıtlığından ustaca yararlanmış, her gün bir nebze daha yabancılaşan Japon toplumundan bir duygu seli yaratmıştı.

90ların ikinci yarısı çalışılırken atlanmaması gereken sinema akımlarından olan Danimarka menşeli Dogme95 akımının kurucusu Lars Von Trier, yaşadıkları toplumdan memnuniyetsizliklerini dile getirmek için geri zekalı rolü yapan, öyleymiş gibi yaşayan ve bu yolla normal insanların uymak zorunda oldukları pek çok zorunluluktan kendilerini muaf tutan çılgın bir güruhun öyküsünü anlattığı filmi Geri Zekalılar-Idioterne/Dogme2 ile son yılların en deneysel filmlerinden birine imza atmış, gerek dünya görüşümüze gerek sinema anlayışımıza yeni bir açı katmıştı.

MESLEK

Her meslek grubunun kendine özgü bir jargonu, kendi içinde kodlamaları ve özgün bir değerler sistemi vardır. Sosyolojik literatürde belli meslek gruplarını inceleyen pek çok katılımcı araştırmaya ve onların kimi zaman hayli ilgi çekici sonuçlarına rastlamak mümkün. Sinema da yüz yılı aşkın tarihinde kimi zaman hayatın tam da içinden, belki bir köşebaşı gazetecisini, belki sabah gidilen kafenin garsonunu veya bir lise öğretmenini sıkça anlatagelmiştir. Biz de burada hayatın her zamanki rutinliği içinde pek de gözle görünür olmayan mesleklerin sinemaya yansımasını veya sık rastlanılan uğraşlardaki özel durumları anlatan filmlere bir bakış atacağız. Keza mesleğin, dünyada yaşayan milyarlarca insan için hayatın ve yaşam tarzının ‘salt’ anlamı olduğunu göz önünden ayırmazsak, mesleki farklılaşmanın aslında kişinin farklılaşması tezahürü olduğunu daha iyi kavrarız.

Tim Robbins’in eşi Susan Sarandon’a Akademi ödülü kazandıran filmi Ölüm Yolunda-Dead Man Walking, konulmuş kuralları sahiplenme oranı düşük, özgür düşünceli bir rahibe ile kan görme arzusu doruğa tırmanmış halkın şiddetle idamını istediği bir cani arasındaki önce görevsel ve zorunlu beraberliği sonra da alabildiğine zıt bu iki insan arasında gelişen dostluğu ve ikilinin çevrelerinden gördükleri tepkileri göğüslemelerini anlatan sıradışı bir filmdi. Din kavramsallaştırması ve idam cezası gibi büyük ölçekli sorunlarda kaygısızca akla yatkın mesajlar veren, öbür taraftan da son derece küçük bir dostluğu, ruh birlikteliğini mercek altına yatıran, eğer mesleki uğraş kabul edilebilirlerse suçluluk ve din adamlığı kimliklerinin çakışmaz görünen ancak o kadar da uzak olmayan tanımlarını ileri tahayyüllere açan unutulmaz bir deneyimdi.

Radikal sinemacı Bertrand Blier’in 1996’da Franda’da çektiği Erkeğim-Mon Homme, yaşamını hep aynı düzlemde sürdüren bir hayat kadınının sokaktan bulduğu bir adamı eş edinmesi, ve doğal muhabbet tellalı yapmasının hikayesini anlatıyordu. Benzersiz bir görsellikle betimlenen umutsuz ve kirli bir dünyanın kırıntıları, Berlin Film Festivali’nden alınan ödüllerle kutsanan oyunculuklarla birleşiyor ve izleyenin önüne ne tarz bir alt-dünya’ya baktığının ipuçlarını veriyordu. Toplumsal değerlerin tanımlarından en uzak noktasında, dünyanın en eski mesleğini, kelimenin gerçek anlamıyla dibe vurmuş hayatları, Blier, kurgusallaştırarak değil, sinemalaştırarak önümüze koyuyordu.

Broadway Üzerinde Kurşunlar-Bullets Over Broadway ile Woody Allen, bizleri gangsterlerin, mafyanın, kanundan uzak insanların yaşantısı ile belki bundan o kadar da uzak değerlendirilmesine gerek olmayan sanatçının dünyasını bir araya getiren, bu yönüyle de epey hoş bir mizansen yaratmayı başaran renkli bir çelışma sunuyordu. Düşünüldüğünde, beğeniye adanmış, göz önünde olmanın amaçsallaştırılmış olduğu, görünürlüğün ve kamusal takdirin en büyük önemi işgal ettiği sanatçı bakış açısı ile aksi yönde karanlık katakullilerin ve mahremiyetin büyük önem taşıdığı mafya yaşamının temel farklılığı ve birbirlerinden uzaklığı kolayca ortaya çıkar. (Ancak özellikle Türkiye’de adı geçen bu iki camiayı birbirinden ayırmak son derece güçleşir.) Taşıdıkları tek ortak yön, ‘sıradan’ bir yurttaştan öyle veya böyle ayrılan yaşam tarzlarıdır. Allen, filminde oyun yazmaya yeltenen ve başarı kazanan bir gangster ile onun yerine geçen tiyatro yazarından yararlanarak, karşılaştırmasını oldukça esprili bir dille ortaya koyar.

Pornografi, modern toplumların, hakkında açık ortamlarda hemen hiç konuşulmadan, elden ele en çok dolaşan, hedef kitlesinin dışına çıkmadan o kitleye en iyi ulaşan ürünlerinden olsa gerek. Özellikle yapılmayanın yapılmış, hissedilmeyenin hissedilmiş olduğu noktada usta Leh yazarı Gombrowicz’in Pornografi romanında betimlediği sembolik yönüyle, kirli kağıtların taşıdığı düşünsel ve toplumsal derinlik, yüzeysel bir bakışla edilinebilecek olandan oldukça fazladır. Bu bağlamda; porno sinema endüstrisinin, geniş dağıtım sinema kalıplarına dahil edilmesi, ortalıktaki sinemacılar gibi haklarında magazinler, dedikodular veya yan sanayiler geliştirilmesi düşünülemezdi. Ta ki, genç rejisör P.T. Anderson, 70ler Amerikası’nda bir seks filmi platosunda yaşanılan olayları ilk filmi Ateşli Geceler-Boogie Nights’a malzeme edinene dek. Oldukça fakir bir gencin doğal yetenekleri sayesinde yeraltı sinemasında önlenmez yükselişi, ve yine önlenemez düşüşünü öyküleyen film, içerdiği çok sayıdaki yan öykülerle, o insanların nasıl toplumsal alandan tecrit edildiğini ve karşılıklı isteksizliğin şekillendiğini, porno dünyasının iç dinamiklerini ve bunların işleyişini duru bir üslup ile sergiliyordu.

Serdar Akan da son yıllarda çekilen en iyi Türk filmi olduğunu düşünmekte ısrarlı olduğumuz Gemide’sinde, kamerasını ve dolayısıyla bizleri İstanbul’da bir kum kosterinin içine sokmuştu. Bir Rus kadınını kaçıran tayfaların başlarının belaya girme korkusuyla kadını kosterde alıkoymalarını anlatan film, gemide işlerin nasıl döndüğünü ve yaşadığımız dünyanın denizden nasıl gözüktüğünü dillendiriyordu. Gerçekçiliği sayesinde bir kısım seyircinin dehşete düştüğü jargonuyla her türlü övgüyü hak ediyor, ‘beyaz’ İstanbul’un pek haberdar olmadığı Laleli’yi en canlı döneminde gözler önüne seriyor ve geminin basit-tekdüze hayatına alışmış insanların sokakların kaosunda nasıl kaybolacağını çarpıcı bir dille öykülendiriyordu.

AŞK-SEVMEK

Aşk, hakkında edebi veya bilimsel yazında en çok materyalin üretilmiş, insan düşünüşünü en çok meşgul etmiş konu olsa gerek. Gerçekten de aşık olunca salgılanan hormonlarla beynin ve vücudun çalışmalarının nasıl değiştiğini inceleyen psikolojiden, özde hepsi aynı, içinde her biri alabildiğine farklı ve özel aşkları betimleme uğraşındaki edebiyata, aşkın sosyal dengeler ve sosyal ilişkiler ağlarıyla sıkı bir örtüşme hali içinde olduğu iddasındaki sosyolojiye değin, tüm bilimsel disiplinler seferber edilerek; bu, üzerinde en durulası konuda, uzun incelemeler yapıp, tüm gerçekleştirilmiş projelere rağmen hala merak uyandıracak sonuçlara varmak mümkün. Keza gerçek bir aşık olma halinde (bunun gerçekliği veya objektivitesi son derece tartışmalı olsa da) insanın düşünüş ve davranış edimlerini tümden yitirmesi henüz çözümüne ulaşılamamış bir duygusal gizem. Sinemanın da çekilen ilk filmden bugüne, bu öncelikli insancıl duyguya gereken önemi vermediğini söylemek mümkünsüz olur. Burada da konumuz gereği, sevme-sevilme eylemleri sonucu varolan toplumsal hoşgörünün dışına çıkarak sosyal gerçeklikle karşılaşmış (çarpışmış) hikayeleri anlatmaya soyunan filmlerden bir demeti inceleyeceğiz.

Alkolün oldukça sıklıkla kullanılan bir figür olduğundan daha önce bahsetmiştik. Aynı şekilde günümüz dünyasında seks işçiliği yapmanın da, varolan sosyal evrenden tümüyle dışlanma anlamına geldiğini reddetmek anlamsız olur. (Özellikle bizimki gibi namus türevi konularda tepki vermeye eğilimli, sıcak hislerle örülmüş insan topluluklarında). Böyle bir uyuşmazlık Mike Figgis’ın Elveda Las Vegas-Leaving Las Vegas filminde bir araya gelmişti. İçki bağımlılığı dolayısıyla yazma yeteneğini kaybeden bir metin yazarı, kazanabildiği son paralarla kumar başkentinde gönlünce eğlenip, hayatını noktalamaya karar verir ancak bu eğlencenin bir parçası olan fahişeye aşık olur. Değişen dünyası, hassas dengelerle yaşayan partnerinin zavallı yaşantısını da alt üst edecektir. Gerçek anlamda bir kaybedenler alemi, vaz geçtiği hayatına tek bir amaç uğruna yeniden sarılan bir adam, imkansız koşullar ve diğerleri Figgis’a unutulmaz filmini kurmasında yardımcı olmuştu. Ancak katıksız bir aşk halinin tümüyle terk edilmiş bir yaşama yeniden sarılmanın formülü olacağını, klişeleşmiş hiçbir kalıba tenezzül etmeden anlatan, cesur ve içten bir örnekti.

Son on yılın en iyi yönetmenleri listelerinde hep başa güreşen Lars Von Trier, aptalca aşık olan saf ve koyu katolik bir kadının dramını perdeye yansıttığı Dalgaları Aşmak-Breaking the Waves ile aşk konusunda da, dönemine damgasını vuran, kendi konumunu farklılaştıran bir imza atmıştı. Alabildiğine muhafazakar bir İskandinav köyünde, dinle başbaşa yaşarken evlenen ve cinselliği keşfeden ancak taze eşinin geçirdiği kaza sonucu komaya girmesiyle zaten gelişmemiş görünen akli vasıflarını tümden yitiren, kendisi başka erkeklerle beraber oldukça hasta kocasının iyileşeceğine inandıran ve bu uğurda her bulabildiği fırsatta seks yapan bir kadının, insanın içini burkan, hissi felç diye tabir edilebilecek ruh halini kusursuz yansıtan, din kavramını ve yaşamdaki yerini keskin bir bakışla sorgulayan, eşine az rastlanır bir filmdi. Sahip oldukları altı çizilmiş katoliklik inancıyla yaşayan küçük bir bölgede bu inancın aksine hareketlerde bulunmak, geçmiş yaşantısını reddetmek, toplumu reddetmek, ve aşkın belki en kutsal yönü olan, benzerine sadece annelikte rastlanabilecek kendini reddetme halini sinemalaştıran unutulmaz bir filmdi.

Toplumların fazla kurcalanmayan, en alakasız insanların bile konuşulmasından rahatsızlık duyduğu, hiçbir değere ya da kurala eskisi gibi tümdenci bir bağla sarılınmadığı bir dönemde bile tabu olma vasfını koruyan ender konulardan biri ensest olsa gerek. Seçtiğiniz gelişme veya modernlik ölçütü her ne olursa olsun her konumdaki toplumda rastlanabilen, ancak normal sayılıp kabullenildiği ortama hemen hiç sahip olmayan ensestin, genel bir bakışla sinemada da pek uğraşılmayan bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Ensest ilişki içinde olan bir ikilinin diğer insanlarca hoş karşılanması pek kolay gözükmüyor. Üvey kızıyla varolan en özgürlükçü ülkede evlenen dünyaca ünlü Woody Allen'in bile başına neler geldiği düşünülürse, deklare edilmiş ya da ortaya çıkmış bir aile içi ilişkinin aynı zamanda toplumsal hayattan çekilme olduğunu da kabul ederiz. Bu noktada sıradışı performansların oyuncusu Tim Roth’un ilk yönetmenliği Savaş Alanı-The War Zone öne çıkar. Film, babasının zoruyla onunla cinsel ilişki kuran bir kızın, bu gerçekten zorlayıcı hisle kuşatılmış babasının, taşıdığı utancın dışarı vurmaması için içine kapanan ve şehrin dışına taşınılmasına müsaade eden annenin ve olayları anlayınca tepkisi dizginlenemeyen ailenin en küçük üyesi oğulun dramını izleyicisine eşine rastlanmayan bir sertlikle bire bir yaşatan, tüyler ürperten, sahip olduğumuz etik değerleri tekrar gözden geçirmemize neden olan kusursuz bir film, beynimizde patlayan bir şamardı.

Benoit Jacquot’nun Fransız yapımı Şehvet Okulu-L’école de la Chair’i, tesadüfen gittiği bir gay barda, kendisinden epey genç bir biseksüel jigolaya aşık olan, onun için uzun yıllar çalışarak yaptığı kariyerini ve ekonomik birikimlerini, sosyal prestijini hiç düşünmeyen harcayan, karşılıksız aşkı için kendisinden istenen veya istenmeyen hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak bir anlamda bile bile sonunu hazırlayan orta yaşlı bir kadının üzücü tecrübesini perdeye taşımıştı.

Peşpeşe iki Avrupa filmi, bizleri 60ların sevimli ve sıkıcı Amerikan ailesini yeniden inşa etme kaygısındaki Hollywood yapmacıklığından kurtarır ve modern sanat ile sosyal bilimlerin son çeyrek yüzyıldır atış tahtası haline dönen kurumu çekirdek aileyi sağlam bir bakışla yeniden tasavvur etme imkanı verir. Genç bir kadın yönetmen olan Sandrine Veysset’nin Fransız yapımı filmi Victor, on yaşında ilgi görmediği ve sevilmediği evinden kaçan, yorgun düşerek sığındığı bir panayırda kendine fahişe Triche’nin yanında yer bulan bir çocuğun öyküsü anlatır. Sorular ise, karşılıklı sevilme ihtiyacı ile biyolojik ailenin karşıtlığı üzerinedir. Danimarka filmi Şölen-Festen/Dogme1 altmışıncı yaşını kutlamak üzere sahip olduğu malikanede bir şölen düzenleyen aile resinin, yeni kaybettiği küçük kızı anısına oğlundan bir konuşma yapmasını istemesiyle canlanır. Oğlu küçükken babasının kendisini ve diğer kardeşlerini kullandığını haykırınca şölenin rengi değişir. Vinterberg, katıksız bir fars olarak da okunabilecek filminde, sırf sahip oldukları aile ve akrabalık değerleri, bu yolla kazandıkları sosyal konum ve maddi kazançları tehlikeye girmesin diye hiçbir şey olmamış gibi davranan konukların acı parodisi ile hem aile kurumunun kuyusunu kazıyor hem de insanoğlunun riyakarlığının kurdelasını kesiyordu.

YOKSULLUK-AZINLIK OLMA

Toplumsal ve bireysel sorunlar ile ikisinin kesiştiği noktaya Marx’ın açtığı yoldan bakarsak karşımıza en önemli bölünme-ayrışma aracı olarak sınıf çatışması çıkar. Farklı çıkarlarla hayat uğraşı içinde yer kazanmaya çalışan insan kütlelerinin mücadelesi ekonomik siyasetin olduğu kadar takipçisi sanat dallarının da malzemesi oldu uzun onyıllar boyunca. Berlin Duvarı’nın çökmesiyle sembolleşen Soğuk Savaş’ın bitimi ve kapitalizmin kazandığı söylenen zafer ile birlikte sinema da yoksulluğu ve ekonomik farklılaşmayı repertuarındaki sık işlenen konular arasından çıkardı. Beş yüz yıllık tarihlerinde ilk defa savaşmak için değil, beraber daha zengin bir dünya kurmak için bir araya gelen Kuzey ülkelerinin süregiden planlarının beyazperdeye yansıyan boyutunun oldukça zayıf olduğu ise herhalde karşı çıkılacak bir önerme sayılamaz. Sinemanın görselliğinin yanında, düşünsel boyutları da olan bir sanat dalı olduğu gerçeği düşünüldüğünde; bu genel tavırsızlık halinin, üzerinde durulmaya değer ancak başka bir yazının konusu olacak geniş bir alan olduğu çıkıyor ortaya.

Son beş yılın 7. Sanat haritasında göz gezdirdiğimizde yoksullukla ilişkili konuları anlatan ve sayısı az olmayan filmlere rastlamak mümkün. Ancak evrensel sözler sarf edebilen, geçen az zamanda bile kalıcılığını koruyabilen, ele aldığı konuda her zaman hatırlanacak bir sinemasal duruş kaydedebilen film sayısının gerçekten çok az olduğunu görüyoruz. Öncelikle çekildikleri günden bugüne hala konuşulurluklarını ve etkinliklerini koruyan iki Fransız filmine mercek tutalım.

Matheau Kassovitz’in 1995 yılında çektiği ve yaşadıkları kenar mahallede yoksulluğun, aile ve polis baskısının, işsizliğin ve meşgalesizliğin, dışlanmışlığın yarattığı bunaltıcı atmosferden bıkarak, bir kavga esnasında buldukları bir polis silahı ile Paris’e kaçan ve geceyi orada, sokakta geçiren üç gencin öyküsünü anlattığı Nefret/Protest’O-La Haine, taşıdığı makyajsız, ödünsüz ve alabildiğine yalın ancak sert üslubu ile entelektüel camiaya bir bomba gibi düşmüş, alarm etkisi yaratmıştı. Sinemada dengini çok zor bulabileceğimiz bir içerden bakış ile Fransa’daki Cezayirli azınlığı ve ikamet ettikleri gettoyu mercek altına almadan, kamerasını onlarla aynı açıya, aynı hizaya koyan bir anlayışın zenginlik ve yoksulluk, kendileri ve diğerleri hakkındaki fikirlerini kurgulayan, son raddede önemli bir denemeydi.

Claude Chabrol’ün “son Marksist film” diye tanımladığı ve alttakiler-üsttekiler farklılığına dair söyleyeceklerini; çok daha alışılmış kalıplarla ama yine de nadideliğini koruyarak, kinayelerle örülü bir anlatımla söylediği filmi Seremoni-La Cérémonie, bizleri taşrada bir burjuva ailesinin evine götürüyor, eve yeni gelen hizmetçi kız ile aynı kaderin eşitsizliğini paylaşan postane memuresi ile tanıştırıyor ve sınıf karşıtlığının somut ve soğuk yüzü üzerine belleklerimize kazınan notlar düşüyordu.

Etnisite ve milliyet kavramlarının aynı anda hem görece bir yükseliş kaydederek popularite kazandığı hem de gerek düşünsel gerek pratik açıdan prestijlerini ve anlamlarını çok büyük ölçüde kaybettikleri bir paradoksal dönemden geçmekteyiz. Tüm dünyada –belki Sosyalizm’in çöküşü ile ilişkikili olarak, gözle görülür bir hareketlenme içinde olan ve direk sebebi olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrası tecrübe ettiği lanetlenmiş dönemi aşmakta görünen lokal milliyetçi kıvılcımlar, madalyonun arka yüzünde post-modern ‘kimlik’ tanımlamaları ve geçmiş değil gelecek, toplumsal duygusallık değil, zenginlik ve gelişmişlik için bir araya gelen toplumların oluşturduğu kuvvetli ‘ulus-devlet ötesi’ rüzgarlarla beraber düşünüldüğünde mizansenin karmaşıklığı daha net görülebilir.

Sinemanın, milliyetçilik ve etnisite mevzuularına, kof bir Amerikan Tarihi propogandası olan bazı Hollywood filmleri dışında dişe dokunur bakışlar attığını söylemek hayli güç. Bu konuda Türkiye ile ilgili en önemli film Yeşim Ustaoğlu’nun Güneşe Yolculuk’u gibi gözüküyor. Biri Türkiye’nin batısından diğeri de Doğu’dan İstanbul’a göç etmiş iki yoksul insanın hayatına mercek tutarken, büyük şehrin daha önce beyaz perdede izdüşümünü bulamamış perspektiflerini izleyiciye yansıtan, ‘Kürt’ ve ‘Türk’ ayrımını cesurca işlerken, esas ayırıcı faktörün yürek burkucu yoksulluk olduğunu ortaya koyan, Güney Doğu ile ilgili kimi sekansları abartılı bulunduğu için şiddetle eleştirilen ancak yönetmeninin filmin gerçekçiliğini cansiperane savunduğu, güncel konulara başka aynalardan bakmamızı sağlayan, saygın bir filmdi.

Michael Haneke, yoksulluk, göçmenlik ve milliyetçi önyargılar üzerine şüphesiz beş yılın en şık kurdelasını bağlıyordu. Bilinmeyen Kod-Code Inconnu, temelde metne dayansa da artık kaybolmaya yüz tutmuş bir avangard yaklaşımla genel olarak görsel sanat sayılabilecek sinemanın ayrıksı örneklerinden biri, yazı aracı olan sözcüklerin ve noktalamanın; görüntülerin, imajların, aksiyonların ve jestlerin anlatımına erişemediği yere gayet iyi oturan bir örnekti. Yönetmeninin kendi tabiriyle “birleşmemiş Avrupa’nın öyküsü”, bizleri kah Paris’te ailesiyle sorunları olan bir fotoğrafçının oyuncu sevgilisinin evine, kah Fransız varoşlarında alabildiğine natürel bir yoksul ev ortamına, kah Romanya’ya, tüm ümidi Fransa’ya göç etmek olan insanların göz yaşartıcı koşullarına götürüyor, yabancılaşma, yalnızlaşma, anlamsızlaşma, cismani olanın manevi olanı ezişi ve amaçsızlık gibi alabildiğine soyut ama gerçek kavramları vücuda getiriyor, bir kıtanın sembolizasyonu ile insanlığın halet-i ruhiyesini gümüş perdeye yansıtıyordu.

ÖZEL KONU: ZAMAN

İnsan olmamızın ötesinde hepimizin paylaştığı en önemli yaşamsal deneyim; şimdi, bu zamanı yaşıyor olmamız herhalde. Zaman, üzerinde durulmaya alabildiğine müsait, çok çeşitli görüşlerden ve disiplinlerden incelenebilecek malzemeye sahip, sayısız anlamlar barındıran bir alan. Ayrı bir yazı konusunu (hatta yazılar toplamlarını) oluşturabilecek bu konuya bütünsel bir bakış atmaktan ziyade bazı özel noktalara eğilmeyi deneyelim.

Öncelikle vurgulayabileceğimiz nokta hepimizin kabul edilmiş bir zamansal döngü ve bunun sonsuzluğu ile yaşadığımız olur. Her gün sabah olması, her gün akşam olması, bunun yarın da böyle olacağını bilmemiz her şeyden önce tüm kuralların temel dayanağıdır. Tüm sosyal ağlar, tüm iletişim olanakları, adledilen bütün önemler, gösterilen tüm yakınlıklar ancak dahil oldukları sonsuzluk imajı içinde tahayyül edilebilirler. Yarının yarın olmayacağını bildiğimiz anda, hangi kurumların var olacağı, benimsenmiş hangi davranış kalıplarının etkisini sürdürebileceği iri bir soru işaretini hak eden bir konudur.

Şimdiki zamanın da ne kadar içinde yaşadığımız, ne kadarını yaşayabildiğimiz ciddi bir argüman olarak karşımıza çıkar. Düşünüş kapasitemizin önemli bir bölümü anılarımızı teşkil eden geçmişe tahsis edilmişken, belli bir bölümü de planlar ve hayallerle geleceği kurmaya ayrılmıştır. Ancak bu bilinç çizgisinin ötesinde, irademizin söz konusu olmadığı yerde de yaşadıklarımızın ve yaşayacaklarımızın etkisinin, gücünün ve yansımalarının olduğu tartışma götürmez. Sir R. Attenborough’un 94 tarihli filmi Gölge Topraklar-Shadowlands’inden alıntılarsak ‘Şu anda yaşadığımız mutluluk daha sonra yaşayacağımız hüzünün bir parçasıdır’. Bu bağlamdan bakınca, yaşadığımız zamana hangi oranda hakim olduğumuz ve şimdiki zamana aidiyetimiz yeniden sorgulanmayı hak eder.

Zamanın felsefi, soyut veya sosyal etkileri kadar, günlük hayatımızın tam içinde bizlerin üzerinde bir tahakkümü, bir uygulatıcılığı vardır. Günlük rutinimiz günün değişen dönemlerine ve saatlere bağlıdır. Saat üç olur ve orada kalırsa, gezegenin dengesi bozulur. Tüm görev ve keyif anlayışımız çöker, en basitinden vücudun temel ihtiyaçlarından uykunun düzeni bozulur.

Tüm sozsuzluğu ve şartlandırıcılığı ile zamanın durduğu yeri hayal edersek karşımıza Son Gece-Last Night çıkar. 98 yılında her ülkeden bir yönetmenin 2000 yılbaşı için çektiği birer saatlik milenyum filmlerinden biri olan bu denemede Don McKeller, dünyanın tam 2000 yılına girerken sona ereceğinin herkese üç ay önceden duyurulmuş olduğu bir Kanada atmosferinde, kaçınılmaz sona saatler kala, güneş batmazken, ele aldığı 7-8 temel karakterle, durağanlığı olan, alıştığımız zamanların anlamını sorgular. Kimi beraber olmak için ısrar eden ailesinden kaçıp yalnızlığına sığınırken, kimi kaotik ortamda kaybettiği kocasını romantik bir akşam yemeği için bulmaya çalışır, kimi son ana kadar gaz şirketinin görevinin başında olduğunu teker teker bütün aboneleri arayıp anlatırken, kimi önce öğretmeniyle sonra da en yakın arkadaşıyla seks yapma amacının peşine düşer, kimisinin de arzusu, hayatta belki ilk kez kontrolü eline alıp, bu dünyadan herkesten önce gitmektir, tetiği çekip.

Ya siz o tetiği çekebilir miydiniz? Yoksa üç saat olsun fazla mı yaşamak isterdiniz? Peki en yakın arkadaşınızın seksüel durumu? Mesleki adanmışlığınızın bir anlamı kalır mıydı? Ailenin? Evliliğin? Yalnızlığın?.. McKeller, bu ve ileri soruları beynimizde bir bir sordurup, kendi yorumunu perdeye mükemmelce yansıtırken, son yılların en iyi filmlerinden birine imza atıyordu. Hayatlarımızda üzerinde hiç düşünmediğimiz zaman faktörünün ve zamansal yayılımın her bir hareketimize kattığı anlamı ve gerisindeki değeri eleştirel bir açıdan sorgulamamıza neden oluyor, sinemaya da gerçek bir milenyum hediyesi vermiş oluyordu.

CENK ÖZBAY

nucleusboy@hotmail.com

Film eleştirilerinizi director@sinemafanatik.com adresine gönderin bizde eleştrilerinizi yayınlayalım.

© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com