Ana Sayfa | Haberler | Vizyondakiler | Pek Yakında | Galeri | Starlar
Forum | Box Office | Özel Efekt | Zoom | Röportaj | Setlerden Eleştiri | Arşiv

eleştiri

Starlar
Vizyondakiler
Pek Yakında

‘‘GEÇ DOKSANLAR SİNEMASINDA SEÇİLMİŞ TOPLUMSAL VE EDEBİ DOKUNUŞLAR’’

     Sinema, yüz küsur yıllık tarihinde belki de hiç olmadığı kadar gözde, kitleler üzerinde güç sahibi ve var olan kültürel kodlamalarda alabildiğine etkin olduğu bir dönemi yaşıyor. Tüm sanat dallarının toplumda uç vermiş ilham köklerinden yükseldiğini ve kültürel üretimle yine ona geri dönerek başka ilhamlara imkan verdiğini farz ederek, zamanımızın en dominant sanatına, küresel bir ele alış tarzıyla, toplumsal ve edebi açıdan bakmayı denedim. Aşağıdaki metin elli yönetmenin elli iki filminin yorumlarını içermekte. Dahil edilen filmlerde hiçbir nesnel ölçüt gözetmedim, sunulabilecek tek kriter filmlerin Türkiye’de sinema salonlarında (festivaller veya ticari gösterim) izlenmiş olmaları.

AMERİKAN TOPLUMU

Süper güç, tüm dünya üzerinde hem toplumsal şiddete hem de sinemaya aynı oranda hakim olan tek ülke. Amerikan toplumunu etkisi altında tutan ve kökeni Marx’ın ‘Yabancılaşma Teorisi’ne kadar götürülebilecek bunalım halinde silaha sarılma vakası aslında psikolojik nedenlere sahip, ancak gerek niceliği anlatan rakamlar gerek küçük çocukların silahla okul basmaları gibi olayların dünya kamuoyunu meşgul ediş kabiliyetleri, toplumsal kökenlere kaçınılmaz olarak dikkat çekiyor. Melankolik şiddet kuşağının orijininin izleri, edebiyatta Douglas Coupland’in 1991 yılında yayımladığı X Kuşağı’na, sinemada da Oliver Stone’un filmi Katil Doğanlar’a kadar sürülebilir. Ancak biz doksanların ikinci yarısına baktığımızdan karşımızdaki en iyi örnek Fransız yönetmen Luc Besson’un, New York dehlizlerinde bir kiralık katil ve komşusu küçük kızın sıradışı dostluğunu betimlediği 95 yapımı Leon olur. Besson, altını çizmeden, kapitalizmin eziciliğini, bireysellik düşüncesinin gücünü kaybettiği noktaları ve çocuk gelişiminde aile faktörünü, toplumsal şiddetin nedenleri olarak gösterir. Mesaj verme kaygısı gütmeden paracı zihniyetten uzaklaşan insancıl bir söylemle filmini noktalar.

Şiddetin hemen ardından insanlık tarihinin silahla bir diğer ilişkisine, savaşa geçersek karşımıza kapattığımız on yılda kendi alt türüne damgasını vurmuş bir film çıkagelir: Terrence Malick’in oldukça geniş bir kadroyla birlikte kotardığı, savaşa ve insandaki savaş psikolojisine yakılmış bir ağıt niteliği taşıyan, savaş felsefesini hem anlatım tekniklerini zorlayarak hem de 7. Sanat’ın tüm görsel olanaklarından yararlanarak çökerten filmi İnce Kırmızı Hat. Malick, Fransız meslektaşının aksine insaniyet söylemini filmin finaline çakmaz ve üç saati aşkın süresi boyunca sahne sahne seyirciyi iknaya uğraşır. Didaktiklik tuzağına hiç düşmeyen bir ustalıkla, savaş fikrini ve tüm motivlerini iki binyılı insanın vicdanından teker teker söker.

Geç Doksanlar Sineması’nda insana, sorgulamayı hiç bırakmadığı din konusundan yaklaşan pek çok filme rastlanır. Amerikan yapımı olanlar içinde ise ilk öne çıkan Tim Robbins’in 96 yapımı, Akademi ödüllü filmi Ölüm Yolunda’sıdır. Canice cinayetler işleyen ve yüzeysel bilgi sahibi toplumun linç egosunu bastırmak için sabırsızlandığı bir idam mahkumunun, siyah kıyafetlere bürünmeyerek dini yeniden tanımlamaya açık olan, görevli rahibeyle ilişkisi filmin çatısını oluşturur. Octavio Paz’dan Carlos Fuantes’e hemen tüm çağdaş düşünürlerin edebi denemelerinde ve bilimsel makalelerinde öngördükleri dünya dinlerinin savaşa değil buluşmaya neden olmasını amaçlayan ve asgari müştereği arayan, modern fikirsel çerçeve ile uyum içindedir Ölüm Yolunda. Dinin marjinalleştiği, bireysel tahakkümün teolojik faydadan baskın çıktığı yere ışık tutmak ise geçen sene bu dünyayı terk eden Stanley Kubrick’in son sinemasal misyonu gibi gözükür. Pek çok başka yönleriyle dünya sanat gündemini epeyce hareketlendiren Eyes Wide Shut, aslında tariketleşme, satanizm ve din olgusunun bireysel yorumlarının varabileceği boyutlar hakkında sağlam temelli çıkarımlarda bulunmakta ve bence daha önemlisi işaret etmekte, öngörü yapmaktadır. Onun 1971 yılında Otomatik Portakal ile çizdiği dünyayı, 90’larda tecrübe etmiş insanlığın bu büyük sinemacıdan yararlanmasının henüz sona ermemiş olması kuvvetli bir ihtimal olsa gerek.

Amerika denince akla gelmemesi imkansız bir diğer imge, uzaktan bakıldığında görüntüsüyle herkesi etkileyen devasa gökdelenlerin gölgesinde kalmış, şehir siluetinin taşıdığı o iddeacı azametten nasibini alamamış, ‘kaybeden’ hayatlardır. İncelediğimiz zaman diliminde sayısız örnek bize belli başlı tüm ırksal, nasyonel, cinsel ve mesleki alt kültürlerin panaromasını sunar. Bana göre ise, en geniş ilgi yelpazesini barındırmakla birlikte, anlatmaya çalıştıklarını en vurucu üslupla iletebilen, Martin Scorsese’nin Yaşamın Kıyısında’sıdır. Dünyanın en ‘sağlıklı’ ülkesinde, yine dünyanın en büyük metropolünün arka caddelerinden gitmeyi yeğleyen bir ambülans şoförünün gözünden, sayısız yan karakterle, çok ince çalışılmış bir New York betimlemesi sunulur seyirciye. Scorsese film boyunca, küçük harflerle de olsa kentleşme kurbanları, Batı uygarlığının artık mizah konusu olan zaman anlayışı ve özel bir uyuşturucu hikayesiyle filminin boyutlarını genişletir ve bir bakışla edilinebilecek kuvvetli bir yaşam tarzı tablosu koyar ortaya.

Şüphesiz New York ile sembolleşen bu yaşam tarzının fikirsel çekirdeği, kapitalizmin yazılmamış ilkelerine ve onun her gün yeniden yorumlanmasına dayanır. Bu noktada araştırmacının karşısına David Fincher imzalı Dövüş Kulübü çıkar. Chuck Palahniuk’un aynı adlı romanından uyarlanan kusursuz senaryo ile bir elden etkileyici bir psikoloji tasviri yapılır, başarılı bir sinemasal alt-ego perdeye taşınır, kalabalıklar içindeki yalnızlıklar yenileyici açılardan anlatılırken, bir diğer elden de bu kişisel aksaklıkların ideolojik ve toplumsal gerekçelerine son derece saygın bir sinemasal tavır konulur. Fight Club, içerdiği sayısız anlamlandırmalar ile başlı başına bir incelemenin konusu olabilecek bir film.

Dövüş Kulübü’nün en önemli dayanaklarından biri olan tüketim toplumu-televizyon ilişkisi üzerine de çekilmiş bir dolu ürün arasında Gus Van Sant’in 95 yapımı Sonsuz İhtiras’ı, anlattığı gözünü bürümüş ün aşkı yüzünden sahip olduğu veya olmadığı her şeyi feda eden taşra kadını Suzenne Stone karakteriyle ölümsüzleşir. Andy Warhol’ın ‘‘günün birinde herkes on beş dakika için ünlü olacak’’ lafını anımsatan çizgiyi takip edersek karşımıza 98 yılının iki filmi; izlenme oranları ve reklamcılık gelirleri uğruna satın alınmış bir hayatı anlatan Ron Howard filmi EDtv ile ondan çok daha sağlam bir üslupla ve eşine az rastlanır senaryosuyla gitgide nasıl bir televizyon dünyasında yaşandığını yüzlerimize bir tokat gibi çarpan, bir insanın hayatını doğumdan itibaren canlı yayında dünyaya yayınlayıp, onu adeta cam bir fanusta hapis tutan yapımcıların ve tanıklığa gayet hevesli ‘dünya’ izleyicilerinin traji-komik halini perdeye yansıtan Peter Weir filmi Truman Show çıkar.

Gerek ideal olarak fikirleri, gerek tv örneğinde olduğu gibi hayatı işgal eden bu ‘vahşi kapitalist/tüketici’ sistemin aile kurumuna etkileri, beş yıllık periyodda Amerikan sinemasının değindiği en verimli alan kabul edilir. Esasen Tayvanlı olan Ang Lee’nin 97 yapımı filmi Buz Fırtınası; bizleri, seks devrimi sonrası günlerde üst-orta sınıf Amerikan burjuvasında, erozyona uğramış aile, evlilik ve sadakat gibi kavramların ortasında, doğanın verdiği şaşırtıcı yanıtla sembolleşen skolastik fikire götürüyordu. Tüm zihinsel çatısını da müzikle, doğa kullanımı ile, oyuncu yönetimi ile kusursuz bir plastik üzerine kuruyordu. Bir Uzakdoğulu’nun 70’ler Amerikasına attığı ahlakçı bakıştan, yeni binyılın henüz adı konulmamış müphem kurallarına ve değerlerine cesurca yaklaşan üç filme geçiş... Aile, evlilik, bireyler arası güven ve sadakat, çocuk yetiştime, cinsellik farklılılaşmaları gibi gerek sosyolojinin gerekse de psikolojinin bıkıp usanmadan yakalamaya çalıştığı ani değişikliklerle beslenen tanımlamaları, kah bugünkü mevcudiyeti bulunmaz bir kıvraklıkla gözler önüne sermeleri, kah yakın gelecek için kayda değer çıkarımlarda bulunmaları dolayısıyla baş yapıt statüsüne erişen üç film. Sam Mendes’in Amerikan Güzeli, Paul Thomas Anderson’ın Manolya’sı ve geçtiğimiz üç yıla damgasını vuran, sinema çevrelerinde adından en çok bahsettiren film olan Todd Solondz ürünü Mutluluk.

AVRUPA TOPLUMU

Atlantik’in bu yakasına geçtiğimizde de toplumsal şiddetin dolaştığı sınırların Amerika’yı aratmayacak bir potansiyel sıkıntı maddesi olduğunu görebiliriz. Sinemada ise konuya ilişkin en doyurucu çaba son dönemde neo-milliyetçi akımlarla dünya kamuoyunu meşgul eden, geçmişte de bu konuda bolca sabıkası bulunan Avusturya’dan, Michel Haneke’den gelir. Ölümcül Oyunlar, Avrupa’nın bu müreffeh ülkesinde yaşayan burjuva ailesinin, iç sorunlarını tartışmak üzere dağ evine çekildiklerinde, yoksul bir grup gencin isyankar şiddetlerine maruz kalmasını ve bunun sonucunda gelen ağır psikolojik çözünümü vurucu bir üslupla dile getirir. Altta kalanların öfkesi ile üst katmanlardan insan manzaralarının rafine buluşması bizlere siyah beyaz görüntüler ve canlı bir kurgu ile sunulur.

Haneke’nin 96 yapımı filminde yarattığı sosyal çatışma atmosferi, genç Fransız rejisör Matheau Kassovitz’in 1995’te çektiği ve tüm dünyayı etkilediği benzersiz filmi Protesto-Nefret’i hatırlatır. Gerçekten de incelediğimiz yıllarda, sosyal sınıf farklılıkları üzerine her ne söylense akla aynı filmi getirdi. Nefret-La Haine, 50. kattan düşen adamın her geçtiği katla beraber ‘şu ana kadar her şey iyi’ diyerek kendini avuttuğu ve ‘hatta ben düşmüyorum’ diyerek kendini yalanına inandırdığı hikayeyle başlar ve biter. Yönetmenin, Ölümcül Oyunlar gibi siyah beyaz ve müzik kullanmadan çektiği filminde sesleri de doğal yaşayışlarına bırakır. Sonuç izlemesi sabır gerektirse de tasvir etmekte olduğu Paris varoşunu dökümanter bir çerçeve içinde, eşine az rastlanır bir inandırıcılıkla kuran, sinemanın 7. sanat diye adlandırdığımız kısmını yenileyici bir bakışla geçip, toplumsal manifestoya dönüşen ironik destandır. Üç gencin buldukları silah ile yaşadıkları gettoda ve Paris içinde estirdikleri duygusal fırtına, filmin içerdiği tüm soyutlamalarla birleşerek bir çığlığa dönüşür. Karşımızdaki tüm 90’lar sinemasının yarattığı en büyük kitlesel infialdir. Fransız halkının yüzbinler halinde sinemalara koşması ile yaratılan kamuoyu baskısı hükümeti bir bakanlar kurulu toplantısı sırasında filmi izlemeye ve gerekeni yapacaklarını duyurmaya zorlar. Nitekim Fransa bugün filme konu olan, şehir dışında binlerce konutu içeren ve çoğunlukla azınlıklar ile göçmenlerin yaşadığı dev uydu kentleri bir bir yıkarak bu grupları yeniden merkezi yaşama entegre etmeye çalışıyor. Kitleler de dört yıl sonra Seattle’da, Melbourne’da ve Prag’da yeni yeni ‘La Haine’ ilhamları yazıyor.

Yoksulluk, yirmi birinci yüzyılın başında dünya sorunlarının hemen her seviyede ele alınışında karşılaşılan ve yine her seviyede, kafaları meşgul eden başlıca konu. Gerek temel insanlık ilkeleri, gerekse kapitalizmin kendini sürdürebilmesi için, hem yoksul ülkelerin tümüne hem de zengin bölgelerin yoksul kitlelerine ivedi çareler bulunması gerekiyor. Avrupa sinemasında da pek çok filmin temelinde yoksulluğun veya sonuçlarının köklerini gözleyebiliriz. Şüphesiz akla gelen ilk örnek Jan Schütte’nin 98 Alman yapımı filmi Şişko Dünya’sı olur. Film, büyük bir şehirde gündüzleri sokaklarda geceleri de eski bir inşaatta yaşayan bir grup insanın hikayesini anlatıp, modern toplumun sesi fazla duyulmayan kalabalıklarının hayatına mercek tutarken, kabul edilmişliğin içini ve dışını sorguluyordu. Tabii yoksulluğun olduğu yerde zenginlik de vardır, ve buradan da kaçınılmaz olarak sınıflaşmaya gideriz. ‘Yüzyılın son Marxist filmi.’ Deneyimli sinema adamı Claude Chabrol, meslek hayatının köşe başlarından Seremoni’yi böyle tanımlıyor. Fransız burjuvazisi karşısında evlerinin hizmetçisi ile kasabanın posta memuresinin varlık aramasını ve aileyi gitgide yozlaşmışlığın, görgüsüzlüğün ve kendi yoksulluklarının sebebi olarak karakterize etmesini, proleter kitle-televizyon ilişkisini, tüketim farklılaşmasını insanın içini burkan bir üslupla anlatan film, başrolündeki ünlü kadınların oyunculuk gösterisiyle de dimağlarımıza kazınıyordu.

Yoksulluk deyince, temel öncülü işsizliği incelemekten kaçınılmaz. Doksanların ikinci yarısında yeniden doğuşunu yaşayan İngiliz sineması, ülkenin kronik sorunu işsizlikle ilgili iki saygın ürün verdi. Kişiliği ve filmografisi başlı başına bir yazı konusu olabilecek olan Ken Loach’ın Benim Adım Joe’su ile Peter Cattaneo’nun tüm dünyada ses getiren komedisi Anadan Doğma. Birincisinde, yönetmeninin çizgisine uygun olarak, işsiz kalan Joe’nun içine girdiği ruhsal ve ekonomik çıkmazdan bir ülkenin genel halet-i ruhiyesine, insanın yüzüne tokat gibi çarpan sert bir üslupla bakıyoruz. İkinci filmde ise Demir Lady’nin gazabına uğrayan ünlü maden ocaklarının eski işçilerinin çareyi paralı soyunmada (streaptease) bulmalarının derin hicvine tanıklık ediyoruz.

İngiliz sineması, bakış attığımız periyodda akla hemen Trainspotting’i getirir. Dany Boyle’un 96 yapımı filmi, bir grup İskoç gencinin uyuşturucu çevresinde dönen yaşamlarına içten bakış atan, gerek anlatımsal gerek görsel olarak izleyicisini alışık olmadığı bir dünyanın sularında yüzdürürken de insan hakları, aile, politik sistemler, cinsellik ve yönlendirilmesi gibi konularda ihmali mümkünsüz laflar eden, plastiği mükemmel, dönemine damgasını vurmuş, ‘kült’ statüsüne erişmiş bir deneme olarak ortaya çıkar.

Aile olgusunu çalışırken, bu konuya şiddetle değinse de, Trainspotting’i baz alamayız, keza yakın dönem Avrupa sinemasında kadın-aile ekseninden ilerleyen çok daha merkezci filmler var. Örneğin Holandalı yönetmen Marleen Gorris’in epey popüler filmi Antonio’nun Yazgısı. Annesinin ölümünü takiben ondan miras kalan köy evine gelen ve yetişkin kızıyla birlikte, tüm kırsal/ataerkil/erkek egemen kalıpları bir bir yıkan ve etrafında bir komün oluşturan Antonio’nun öyküsüydü izlediğimiz, çağdaş feminist teoristlerin baştacı ettiği. Genç Fransız sinemacı Erick Zonka ise Meleklerin Düş Yaşamı’nda bizlere, yoksul olmak, kadın olmak, bireysel olmak, özgür olmak, yalnız olmak gibi birbirine geçen paradoksları yalın bir anlatım ve sakin bir kurguyla sunuyor, izleyicisini düşünmeye itiyordu. Ve geçtiğimiz yıl Akademi ödülü kazanan filmi Annem Hakkında Her Şey ile Almodovar. İspanyol sinemasının kalıplara sığmaz, her dem haşarı çocuğu, bir kez daha anlatmada usta olduğu kadının dünyasına giriyor, bu yolla kadın-erkek, anne-baba-çocuk ilişkilerini yeni baştan tanımlıyor ve yine aşina olduğu farklı seksüel kimliklere (transgender) klişelerden kaçınan perspektifler katıyordu. Çok sevdiği parlak renklere boğduğu perdede baba figürünü filmdeki tüm kimlikler için haritadan silmesi, sinemanın olduğu kadar sosyolojinin de tartıştığı bir mesele haline getirdi filmi.

Yuvayı yapan dişi kuştan, nedenleri çeşitli olsa da, daha çok yıkımlarda akla gelen erkeklerin dünyasına geçersek Avrupa sinemasının bazı sevimsiz örnekler haricinde savaş konusunda dişe dokunur ürün veremediği izlenimine kapılıyoruz. Bu yargımızı bozabilecek tek istisna, son dönemin nev-i şahsına münhasır yönetmenlerinden İngiliz Michael Winterbottom’ın yarı belgesel yarı kurgu filmi Saray-Bosna’ya Hoş Geldiniz’i olur. Sessiz kalmamanın, taraf olmanın, çok çeşitli aydın tanımlarının hemen hepsinde yer aldığını hatırlatırcasına, süregiden apolitik sessizliğe bireysel bir yanıt verircesine, savaşın tüm zavalığını gözler önüne seren bu küçük film tıpkı okyanusun öte tarafından ele aldığımız filmler gibi militarizm tuzağına düşmeden savaş karşıtı tavrını koyan, göze çarpan bir filmdi.

Savaş olmasa bile, terörizm ile ilgili en doyurucu örnekler hep İngiliz-İrlanda geleneğinden çıkagelmiştir. Bir taraf telaffuzu akla sığmaz bütçelerle her geçen gün yaşanan hayattan biraz daha koparken, bizim tarafın hala ‘var’ olandan, hayatın tam da içinden beslendiğini haykırırcasına karşımızda duran üç İRA konulu film. Şüphesiz en sarsıcı olanları Terry George’un O Da Bir Ana’sı. İrlanda’da öğretmenlik yapan dul bir annenin, süregiden savaşa karışmadan, çocuklarını korumaya çalışırken, hapse giren oğlunun açlık grevinden ölmesini engellemek amacıyla sivil bir hareket başlatmasını ve gitgide politik bir kimlik kazanmasını benzerine az rastlanacak bir durulukla seyircisinin önüne koyan ve his paylaşımını doruğa çıkartan film, bir yandan da insanların hayatlarındaki mutlak yalnızlığı vurguluyordu. Zaten benim çalışma konum olan İrlanda mevzuunda her zaman gözlemlerim de bu yöndedir. Roger Michell’in Titanik Kenti de benzeri bir konuyu biraz daha mütevazi bir üslupla gözler önüne seren, kimi zaman mizahi öğelere de yer veren özgün bir çalışmaydı. Burada da kendini savaşı durdurmak için ortalıklara salan anne figüründe savaş karşıtı mücadeleye başlamadan önce hiçbir ayırt edici özeliğe sahip olmayan, bu kavga yoluyla geç kalmış bireyselliğini oturtan bir figürle karşı karşıyayız. Bu konularda hayli ehil olan Jim Sheridian’ın son filmi Boksör ise kimilerince post-İRA diye tabir edilen, radikal iç savaş döneminin ardından müzakere zamanına geçişi öykülendiren, bu sefer de, İRA’ya muhalif değil, yönetim kadrosundan bir aileyi malzeme edinen ancak yine aynı boş hayatlar formülünü kullanan, etkileyici ancak çok da önemli olmayan bir denemeydi.

DÜNYA TOPLUMLARI

Şüphesiz savaştan en çok acı çekenler üçüncü dünya ülkeleri. Ne yazık ki, 7. Sanat, tümüyle baskın uygarlıkların emrine amade bir pozisyonda olduğundan, savaş gibi kendilerini direk ilgilendiren meselelerde bile üçüncü dünya sinemasını ancak cımbızla seçebiliyoruz, bir yılda üretilen dört yüz elli filmin arasından. Lübnan’lı Ziad Douesiri’nin iç savaşın ardından ülkesine üç çocuğun gözüyle baktığı filmi Batı Beyrut, yıkımı yaşamış bir şehirde, bölünmüşlüğün acı yüzü, ırksal ve dinsel bazlı şiddet gibi açılara başarıyla eğiliyor, ancak kimi kısımlarda en demodesinden bir şarkiyatçılığa (orientalizm) esir oluyordu. Rithy Panh’in yine Fransız finansı ile ülkesi Kamboçya’yı anlattığı filmi Savaş Sonrası Bir Akşam, savaştan dönen askerlerin normal hayata özellikle karşı cinsle ilişkilerinin normalleşme sürecine eğilirken, bugün kullandığımız anlamda insan haklarının geçerli olmadığı yoksul ülkelerde savaşın ne kadar acı boyutlara varabileceğini dillendiriyordu. Her iki film de savaş-iç savaş temeliyle cinselliği bir noktada buluşturmasıyla benzerlik sergiliyordu.

Gelişmemiş dünya ülkelerinde savaşların, özellikle iç savaşların görünürdeki nedenleri çoğunlukla din olduğu için, direk din kavramını çalışmak daha iyi sonuç verebiliyor. Tunuslu Férid Boughedir, Unutulmaz Bir Yaz’da, yüzyılların getirdiği hoşgörü kültürü ile müslüman, musevi ve katolik üç ailenin aynı yaştaki kızlarının kendilerinden farklı dinlerden partner seçmeleri ile ortaya çıkan manzarayı, dinler arasındaki temel sorunsalları ve olası yakınlıkları yansıtıyor, kimi an ince bir mizahla, kimi zaman tarihsel göndermelerle, film boyunca hayli dokunaklı bir dinler resmi çiziyordu. İnanç sistemlerinin makro politika araçları haline getirilmediği sürece insanların sorunsuzca yaşamasına engel olmadığı, hatta katkıda bulunduğunu altını çizmeksizin aktarıyordu seyirciye.

İnsan hakları ve teknikleşememiş devlet-birey ilişkileri görece yoksul devletlerin en ciddi sorunları arasında sayılabilir. Bu konuda üçüncü dünya sinemalarından gelen hayli örnek de mevcut, incelediğimiz zaman diliminde. Ancak burada Kübalı Alea-Tabio ikilisinin çektiği ve her ikisi de çarpık tarihlerde bile olsa ticari sinemada izlenebilmiş iki filmini örnek göstermeyi seçtim. 95 yapımı Çilek ve Çikolata, bir Amerikalı eleştirmenin ifadesiyle ‘Castro rejimine habis darbeler indirirken’, baskıcı sistemin kendi menfaatleri doğrultusunda tek-tip, boyutsuz, sorgulamayan insan yetiştirmek için, toplumu nasıl dönüştürüp şartlandırdığını ve bu ereğin araçlarından biri olan heteroseksüelleştirmeyi nasıl empoze ettiğini çok ince bir zekanın pırıltılarını taşıyan mizahıyla, insancıl ama cüretkar bir dille ortaya koyuyordu. Eşcinsellik bazlı bir seçim özgürlüğünü yansıtırken, devlet aygıtının daralttığı kişisel alanlara vurgu yapıyordu. Bir yıl sonra çektikleri, ancak ilk film kadar ses getirmeyen Guantanamera, ölünün yaşadığı yerde gömülmesi zorunluluğu ile yola düşen bir grup insanın Küba boyunca başlarına gelen bir yığın saçma sapan bürokratik kısıtlamaları, biraz daha dolaysız bir yolla anlatırken benzer hiciv duygusunu koruyordu.

Yoksulluk, en doğal haliyle ‘Dünya’ ülkelerinde kimliğini buluyor, keza petrolünüz yoksa ya da geçen yüzyıllarda herhangibir bölge kolonileştirmemişseniz yoksulluğunuz garanti sayılabilir. Bu da gezegenimizin çoğunluğuna tebakül ediyor. Bizahiti zengin ülkelerin sinemalarında, çok sayıda etkileyici örneğine rastladığımız sınıfsallaşma-sömürü-fakirlik konularında yoksul-edilgen bölgelerden çıka çıka bir filmin çıkması ilginç olsa gerek. Gerçekten de Walter Salles’in Merkez İstasyonu, bir yönüyle son derece kişisel, sıradışı ve dokunaklı bir ‘hayatını boşa harcadığını düşünen kadın-ailesini kaybetmiş çocuk’ ilişkisi çizerken, diğer taraftan acı bir Brezilya perspektifi tasvir ediyor, yoksulluğun tükettiği insani değerleri, amaçları ve düşleri, mümkün olduğunca yalın, bir o kadar da keskin bir anlatımla sergiliyordu. Fernando Montenegro’nun bol ödüllü oyunculuğu da belki, incelediğimiz yılların en iyisi olarak göz alıyordu.

Tsai Ming-Liang, Tayvanlı bir sinemacı, ülkesinin en saygınlarından. Bizim onu tanımamızın gerekçesi ise kendi ülkesindeki entellektüel popülaritesi değil. Art arda çektiği iki filmi ile Cannes’dan Berlin’e pek çok saygın film festivalinden aldığı ödüller, onun filmlerinde iletişimsizlik, yabancılaşma, yalnızlık, değer çöküntüsü gibi sanayileşen tüm toplumların ortak sıkıntılarını küresel bir üslupla anlatabilme becerisinin göstergesi. 96 yapımı Nehir’de, hazmı kolay olmayan bir üslupla, bitmiş bir evliliği, ensesti, fuhuşu; kılıcını saklama gereği görmeyen bir savaşçı gibi tüm çıplaklığı ve olağanlığıyla perdeye yansıtan yönetmen, iki yıl sonraki Delik’te, biraz daha renkli bir anlatım tekniğiyle bir arıza sonucu iki kat arasında açılmış delikten, tüm gün çalışan, hayatla bağlarını koparmış yapayalnız iki insanın, medeniyete çıkmış vahşiler misali ilişki kurmayı yeniden öğrenmelerini seyircisine yaşatıyordu.

Uzakdoğu sineması, Doksanlar’ın ikinci yarısında bir yaratıcı patlama yaşadı. Küreselleşmenin de etkisiyle kendi yollarının, desenlerinin ve sorunlarının değerini yeniden keşfeden yeni kuşak sinemacılar birbiri ardına kayıtsız kalınamayacak filmler ürettiler ve bunun karşılığını hergün almaya devam ediyorlar. Herhalde en son ve en iyi örnek son Cannes festivalinde İran sinemasıyla birlikte pek çok ödül alan Çin, Japon ve Tayvan filmleri. Ben burada bu bölgenin filmlerine, Türkiye’de bu filmleri izlemek diye bir sanatsal gelenek hala oturmadığı, uzakdoğu sineması denince akla karete filmlerinden daha başka pek örnek gelmediği için, sıkıcı olmamak adına girmeyeceğim. Ancak içlerinden birini anmadan geçmek çizdiğimiz tabloyu eksik kılacak. Son Cannes’da, bizim de ilkbaharda kendi festivalimizde izleyeceğimiz yeni filmi Aşka Hazır ile ödül alan Wong Kar-Wai, 97’de çektiği ve Arjantin’de sarsıcı bir eyrılık tecrübe eden iki Çinli sevgilinin farklı hayat süreçlerini, daha sonra da tekrar biraraya gelişlerini anlattığı filmi Mutlu Beraberlik ile başka bir ülkede yaşam, diaspora hayatının zorlukları, kayıtsız yoksulluk, eşcinsel olmanın yarattığı toplumsal ve bireysel kaoslar temelli, çarpıcı bir sinemaya imza atıyordu

 

EDEBİ DOKUNUŞLAR

İncelediğimiz beş yılda 7. Sanat saymanın mümkünsüz olduğu bir çoklukta edebi metni kendisine malzeme yaptı. İşin doğası gereği kimileri adı anılmayacak kadar kötü, kimileri de zamanına kazınmış değerler olarak yaşamaya devam eden mutlak başarılardı. Burada edebiyat uyarlamalarından çok edebiyat ile sinemanın kesiştiği kimi özel filmleri konu edindim.

Edebi yaşamlara bakış adı ile anabileceğimiz dört film gözlerimizden kaçmadı. Geçtiğimiz yüzyılın başı İngiltere’sinde döneminin geleneklerinin tümüyle dışında bir kadın yazar olan Dora Carrington’ın aynı adlı yaşam öyküsünde, tercihini hemcinslerinden yana kullanan bir adama karşı düştüğü talihsiz aşka yakından bakarken, seyirci, edebi üretim sürecinin sancılarına şahitlik ediyordu. Bir diğer İngiliz filmi Tom&Viv’de, yönetmen Brian Gilbert, biraz demode bir sinema anlayışıyla da olsa, 20. yüzyılın en büyük şairlerinden kabul edilen Tom Sam Eliot ile karısı Vivienne’in gerçek öyküsünü, çalkantılarını ve buhranlarını kamerasına yansıtıyordu. Karoly Makk ise Macar yapımı filmi Kumarbaz ile bir yandan Dostoyevski’nin ünlü yapıtını sinemalaştırmaya soyunurken, diğer taraftan yazarın hayatının o dönemine eğiliyor, ancak parlak bir netice alamıyordu. John Madden, Amerikan sermayesi ile İngiltere’de çektiği filmi Aşık Shakespeare ile oldukça yankı buldu. Oysa ki, karşımıza gelen, yazarın hayatı hakkında bilinen pek çok boşluğu ehlikeyf bir anlayışla rastgele dolduran, bize Irvin Yalom’un Nietzsche Ağladığında’da yaptığı gibi, yazarın dünyasını değil, hayali bir kurgusunu ortaya koyan bir filmdi. Senaryodaki ünlü Shakespeare eserlerine yapılan atıflar, bu pek de özel tatlar ihtive etmeyen filmin tek tesellisiydi.

Edebi çabalara bakmak istersek, Michael Radford’un İtalya yapımı Postacı’sı önümüze gelen ilk film olur. Ünlü şair Pablo Neruda’nın baş karakterlerden biri olarak gözüktüğü son derece şiirsel bu filmde, temalaşan şiirler sinema ile edebiyatın sınırlarını sınıyor, yepyeni anlamlandırmalar üretiyordu. Prestijli İngiliz sinemacı Kenneth Branagh ise çok düşük bir bütçeyle, kendi ülkesinde siyah beyaz çektiği Kara Kışın Ortasında’da bizleri noel günü dağın başında Hamlet oynamak üzere işe koyulan bir avuç sanat emekçisinin kimi zaman çok eğlenceli kimi zaman iç burkan öyküsüne taşıyor, sinema, tiyatro ve edebiyat buluşmasına saygıyla bakıyordu.

Yüzlercesi arasından seçtiğim dört özel uyarlamaya gelince. İlk örnek Claude Leloch’un 95’te çektiği Fransız yapımı Sefiller. Hugo’nun başyapıtını, ikinci dünya savaşında geçen bir formasyona uyarlayarak, defalarca sinemaya aktarılmış bu klasiğe yeni bir yorum getiriyor, edebiyat tutkunu seyircilerin önünde yeni pencereler açıyordu. 98 Amerikan yapımı Sefiller’de ise Bille August, hiçbir zahmete girişmeden, metni olduğu gibi sinemalaştırıyor, yenileyicilik içermemesinin ayıbını da, direk bir uyarlama izlemek isteyenlerin, özellikle yeni kuşakların talebini karşılayarak gideriyordu. Bence klasik eserler arasında çok müstesna bir yeri olan Thomas Hardy’nin Jude’unun (Türkçe’de Asi Kalpler adıyla da baskıları var), yukarıda adını andığımız Winterbottom tarafından gerçekleştirilen aynı isimli uyarlaması, edebiyat ürününün ruhuna sadık kalırken, yeni boyutlar katmayı bilen, gerek karakter analizi, gerek yönetim enerjisi ile kusursuzluğun sınırlarına varan bir denemeydi.

Ve tamamladığımız yüzyılın edebi değerlendirmesi için yapılan pek çok ankette adı Marquez ile birlikte yüzyılın en iyi yazarı olarak çıkan Marcel Proust. Anıt eseri Kayıp Zamanın İzinde için sayısız eleştiri, inceleme ve yorum üretildi, kitap yazıldı. Sinemada da, büyük yazarın yazılı anlatım tekniğini kullanmada eriştiği yakalaması imkansız güç yüzünden, içiçe geçmiş olay ve kişilik örüntülerinin saatlerle ölçülen zaman dilimlerinde seyirciye sunulmasının imkansız olduğu konuşuldu. Kişisel olarak ben de aynı fikirdeyim. Ancak geçtiğimiz yıl tecrübeli Fransız sinemacı Roul Ruiz’in pek çok ünlü Avrupalı oyuncuyla birlikte çektiği Yeniden Bulunan Zaman, bu yargıları nispeten kırdı. Gerçi önümüzdeki, yedi ciltlik eserin bir aktarımı değil, filme adını veren son bölümden hareketle çekilen, kendine özgü bir çabaydı. Romandan aşina olduğumuz ve herbiri adeta kendi tanıdıklarımışçasına benimsediğimiz isimlerin, ünlü oyuncuların yüzlerinde kendilerini bulmaları, adeta büyük yazara bir yedinci sanat tanıklığı kazandırıyor, saygı hüviyetine bürünüyor, uyarlama gibi kesin bir tanımın ötesinde, oyunculardan Cathrine Deneuve’ün dediği gibi ‘Proustvari bir sinema’ya dönüşüyor, hayranlık uyandırıyordu.

CENK ÖZBAY

nucleusboy@hotmail.com

Film eleştirilerinizi director@sinemafanatik.com adresine gönderin bizde eleştrilerinizi yayınlayalım.

© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com