Ana Sayfa | Haberler | Vizyondakiler | Pek Yakında | Galeri | Starlar
Forum | Box Office | Özel Efekt | Zoom | Röportaj | Setlerden Eleştiri | Arşiv

röportaj

Starlar
Vizyondakiler
Pek Yakında

Edward Norton’la Dövüş Kulübü Üzerine Söyleşi

**Graham Fuller, Interview Magazine, Kasım 1999

Dövüş Kulübü - David Fincher’ın Amerikan Şirketlerini havaya uçurmaya hazırlanırken birbirlerini kıyasıya döven erkeklerden oluşan underground bir toplulukla ilgili filmi- son on yılın en sarsıcı popüler filmlerinden biri. Başrolü Brad Pitt’le paylaşan Edward Norton, filmin dile getirdikleri hakkında düşündüklerini anlatıyor.

David Fincher’ın yönettiği Dövüş Kulübü soğuk, rutubetli Amerikan şehirleri ve gerçekleşmeyi bekleyen uçak kazalarıyla dolu gökler arasında çorap söküğü gibi hızla ilerlemeye başlarken bir itiraf halini alıyor:Varını yoğunu harcadığı marka bağımlılığı yüzünden, oturduğu apartman dairesi bir Ikea showroom’una dönüşen ve seçmek zorunda kaldığı iş hayatı ruhsuz, umutsuz bir bataklıktan ibaret olan bir yupinin (Edward Norton) itirafı. Çevresiyle ilişki kuramayan, uyuyamayan anlatıcı, destek grupları arasında mekik dokuyan bir serseri mayın haline gelir ve kurtarılmayı bekleyen, intihar eğilimli Marla’yla (Helena Bonham Carter) tanışır. Daha sonra da Mephistovari Tyler Durden’la biraraya gelerek, içine düştükleri ruhsal boşluktan birbirlerini döverek kurtulmaya çabalayan erkeklerden oluşan bir kulüp kurar. Tyler için bu projenin sonu Amerikan şirketlerinin topyekün imha edilmesidir. Norton’ın oynadığı anlatıcı, Tyler’ın anarşik çözümünün aslında pek de bir çözüm olmadığını ancak iş işten geçtiğinde anlar.

Chuck Palahniuk’un iğneleyici romanından uyarlanan bu hiper-stilize film Hollywood’un son yıllarda gördüğü en provokatif yapımlardan biri. Bir taraftan yirmili yaşlardaki huzursuzluğu umarsızca nihilist bir tavırla yüceltirken, diğer taraftan maddiyatçılığın getirdiği kendikendini köleleştirme eğiliminin felaket çanlarını çalıyor. Filmin en iyi özeti ise ruhlarımızı vuran sinemasal bir Y2K. Nasıl yorumlarsanız yorumlayın, şiddetli tepkiler alacağı kesin. Norton’a filmin kendisi için ne ifade ettiğini sorduk.

GRAHAM FULLER: Aktör olarak Dövüş Kulübü’nün senaryosunda dişlerinizi geçirmek istediğiniz temel fikirler nelerdi?

EDWARD NORTON: Fincher’ın bana gönderdiği romanı bir oturuşta okudum. Neredeyse alegorik düzeyde işleyen gerçeküstü bir eserdi ve benim aşina olduğum bir dönemin özünü dile getiriyordu: Benim kuşağımın maddiyatçı Amerikan değer yargıları sistemiyle çatışması, hem de en kötü haliyle. Sanırım uzun zamandır bizim kuşağımızı hedefleyen filmlerin çoğunun X-kuşağının bir önceki kuşak tarafından algılanış şeklini yansıttığını düşünüyordum. Bizi banal, geveze, enerjiden yoksun, gerçeklik duygusu insani kaygıları yüzünden örselenmiş züppeler olarak temsil eden indirgeyici bir yaklaşıma saplanmışlardı, oysa ne benim ne de tanıdığım herhangi birinin bunlarla ilgisi var. Bu filmler, beşikten itibaren maruz kaldığımız medya bombardımanı karşısında ortaya çıkan daha derin ve karanlık olan umutsuzluk, hissizlik ve felç durumunu dillendiremiyordu.

Dövüş Kulübü daha çok parayla ilgili gibi göründü bana, çünkü devraldığımız mirasla ilgili hoşnutsuzluklarımızı ortaya koyuyordu. Kitabı ilk okuyuşumdan sonra bile bir kuşağın yükselen sesini yankılayan aforizmalar kaldı aklımda. Bunlar televizyonla büyüyen bizlerin günün birinde milyoner, sinema ilahı ya da rock yıldızı olacağımıza inandırılmaya çalışmamız ve reklamlar nedeniyle sevmediğimiz işlerde çalışıp aslında ihtiyacımız olmayan bir sürü pislik almak için para kazanmamıza ilişkin insanın kanını donduran fikirlerdi.

Fincher’ı arayıp kitabı rahatsız edici bulduğumu ama aynı zamanda da beni güldürdüğünü söyledim, çünkü anlatılanların hemen hepsine aşinaydım ve anlatıcının durumu inanılmaz derecede umutsuzdu. Kendimi, onun kendikendine boyun eğen fakat bir taraftan da oldukça haklı olan kaybolmuşluk hissiyle özdeşleştirirken buldum. Bir kuşağın nabzını böylesine iyi tutabilen kitaplara pek sık rastlayamıyorsunuz.

GF: Filmin, eleştirdiği Ikea ve Starbucks kültürüne karşı aşırı bir tepki olması tehlikesi yok mu? Bu kolay bir hedef.

EN: Kolay bir hedef olsun ya da olmasın, bu genel bir yakınmanın kaynağı ve benim kişisel olarak çok tehlikeli bulduğum bir şey. Bence reklamlar yoluyla ortaya konan fikirde ciddi bir çürümüşlük var. İç huzurunu yaşam stiliyle sağlayabileceğiniz ve mutluluğunuzu birşeyler satın alarak dışarıdan içeriye doğru inşa edebileceğiniz fikri – ki düşünürseniz bu da zaten reklamcılığın özü. İşte bu noktada Tyler Durden’a tamamıyla katılıyorum, bu bir ruhsal felaketin reçetesi. Filmde karakterim seyahatlerinden, tek kullanımlık dişfırçaları ve mini-birşeylerle dolu otel odalarından bahsederken ağlamaklı, neredeyse Holden Caulfield benzeri bir iç anlatım kurmaya çalıştık. Tyler ise, elbette, ukalalığı ve huysuzluğu ile onu hayatının gidişatı konusunda hissettiği acıdan kaçmaya çalışırken suçüstü yakalayıveriyor. Tyler aslında saf kişiliğin kendini ortaya koyması. Ahlaki görüşleri kesin ve iki yüzlülüğü gördüğünde söylemekten geri durmuyor. Doğru olabileceğini düşündüğü şeyi araştırmak için yapması gerekeni yapmaya istekli, oysa benim karakterim nelerin yanlış olduğunu saptamakla birlikte kendini onlardan tamamen arındıramıyor çünkü bu şeyler onun için hala birer güvence kaynağı.

İnsanların çoğu, bireyin özgürleşmesi için bizi köleleştiren kurumların ve değer yargısı sistemlerinin inkar edilmesi ve yıkılması taraftarı olduğundan dolayı Tyler’ın bir şekilde Nietzsche’nin üst insanını andırdığını düşünüyor. Bu tamamen doğru, ancak filmdeki gerilim benim karakterimin nihilist bir tavrın sınırlarını sorgulamasından geliyor. Heyecanlandırıcı, baştan çıkarıcı olabilir ve kendini çeşitli düzeylerde özgürleşmiş hissettirebilir; fakat pratikteki uygulamaları hangi noktada tam da eleştirmekte olduğu şeylere benzemeye başlar ve Tyler’ın kullandığı insiyatif nereden sonra insanları daha da insanlıktan çıkarmaya başlar? Filmin bu soruları ortaya koyup sonra da size hazır bir cevap sunmadan onları kendiniz çözmeniz için kucağınıza atıvermesini seviyorum.

GF: Açıkça görüldüğü gibi filmin metaforik düzeyde anlaşılması gerekiyor. Başta popüler basın olmak üzere, ne kadar insanın bunu yapmaya istekli olacağını görmek ilginç olacak. Bana kalırsa genel eğilim dövüş kulübü, gökdelenlerin bombalanması gibi fikirleri ciddiye almak şeklinde olacak.

EN: Sanat ve eleştirmenler arasındaki diyaloğun herzaman karşılıklı sorumluluğa dayalı olması gerektiğini düşünmüşümdür. Popüler basın herzaman formüllere dayalı, konusu uyutucu olmayan, şiddeti umarsızca kullanmayan filmler bekler-sıradışı, meydan okuyucu, entelektüel ve provokatif olmayan filmler. Birisi kalkıpta daha sofistike birşey yaptığında buna aynı düzeyde sofistike bir tepki verme-bizim durumumuzda filmin metaforik ve alegorik özelliğinin dile getirilmesi- sorumluluğu basına döner. İnsanların Dövüş Kulübü’nü boyhedefine çevirip şiddet ve anarşiye kucak açan bir filme indirgemeleri çok kolay olacaktır, fakat bu olaya bakmanın en yüzeysel yolu olurdu. Örneğin, tıpkı yüzeysel bir izlemede bu sonucu çıkarabileceğiniz için filmi son yıllarda meydana gelen bombalama ve ateş açma olayları çevresinde oluşan atmosferle ilişkilendirmenin olabileceği gibi. Bence film bunların hiçbiriyle ilgili değil. Hatta bana kalırsa hayalkırıklığının başka insanlara karşı şiddet kullanarak ortaya konması fikrinden dahi uzak; aksine kendilerini özgürleştirme yollarını şiddeti kendilerine yönelterek aramaya çalışan insanlarla ve özgürleşebilmek için kendimizi önkabullerimiz ve korkularımızdan arındırma fikriyle ilgili.

GF: Fincher ve prodüktörlerle birlikte filmin sorumsuz olarak algılanabileceği olasılığını düşündünüz mü?

EN: Evet. Fakat hepimiz amacımızı biliyorduk ve o amaca göre hareket etmemiz gerekiyordu. Yanlış yorumlanacağı korkusuyla yaratıcı bir fikrin peşini bırakamazsınız. Eğer bunu yaparsanız dişe dokunur birşey çıkmaz ortaya. The People vs. Larry Flint üzerinde çalıştığım sırada Gloria Steinem filmin yapılması fikrine bile karşı çıktığında bunun liberal bir eleştirmen için şaşırtıcı derecede gerici bir eleştiri olduğunu düşünmüştüm, neredeyse faşizan bir sansür kokusu vardı bu eleştiride. Bu filmin karmaşık birçok başka özelliği de olan bir adamı tek yönlü olarak yansıttığını söylemek kabul edilir bir eleştiri olabilirdi sözgelimi; ama bunun film yapmak için uygunsuz bir konu olduğunu söylemek, filmin ortaya attığı görüşlerin hepsinden daha tehlikeliydi bence.

Dövüş Kulübü hakkında da aynı şekilde düşünüyorum. Geçmişte yıkıcı/düzen karşıtı olarak yaftalanmış birçok eser- Oscar Wilde’ınkiler de dahil olmak üzere- artık klasik olarak anılıyor. Kimi adamlar gençkızlarla ilgili cinsel takıntılarının peşinde koştuğundan dolayı Nabokov’un Lolita’yı yazmaması gerektiği söylenebilir mi? John Hinckley gibi birinin kendi hastalığına mazeret olarak göstermesi tehlikesi olduğundan Martin Scorsese Taxi Driver’ı çekmemeliydi denebilir mi? Bence bunların yanıtı kesinlikle hayır. Sanatın bir kültürdeki hastalıklara ayna tutmada önemli bir rolü vardır.

GF: Bir an için şeytanın avukatlığını yapmak gerekirse; Dövüş Kulübü’nün bir alegori olduğunu anlamayarak birbirlerini yumruklayıp evyapımı bombalarla şirketleri havaya uçurmanın kendi yabancılaşma ve yetersizlik hisleri doğrultusunda meşru bir tepki olduğunu düşünecek olan hayal kırıklığına uğramış, etkilenmeye açık tüm o gençler için ne diyeceksiniz?

EN: Eh, çalışan bombalar yapamayacaklardır (gülüyor). Bu film bir yıkım elkitabı değil. İnsanlar kendi davranışlarından sorumludur, ve hastalıkları çevrelerindeki olaylar aracılığıyla bir çıkış yolu bulur. A Clockwork Orange kendisini takip eden İngiliz holiganlığından sorumlu muydu? Sanmıyorum. İnsanlar kimi zaman kültürdeki rahatsız edici şeyleri yeterince detaylı olarak incelemiyor, bunların nedenlerini anlamaya çalışmak yerine kötücül ve yabancı olarak algılayıp gözardı ediyorlar.

GF: Erkek şiddetinin filmdeki temsiliyle ilgili kaygılarınız oldu mu?

EN: Karakterimin Jared Leto’nun karakterini dövdüğü sahne dışında hayır, biliyorsunuz oldukça stilize edilmişti. Ama bence film şiddetten bir rapsodi çıkarmıyor. Örneğin Face/Off, Dövüş Kulübü’ne göre şiddeti çok daha güzel estetize ediyor; korkunç derecede şık bir film olarak oldukça beğendiğim The Matrix de öyle. Dövüş Klübü’ndeki şiddetin uyuşturucu değil, mide bulandırıcı olduğunu düşünüyorum – ki zaten şiddet de genellikle öyledir.

GF: Jedediah Purdy yeni kitabı For Common Things’de yoğun olarak medyanın getirdiği pratik aydınlanmanın ironik kopukluğu ve ukalalığına saldırıyor. Tıpkı aynı ruhsuzluğa başka bir açıdan yaklaşan Dövüş Kulübü gibi, bu insanların kafasını tütsülüyor.

EN: Benim kuşağımla ilgili en rahatsız edici şeylerden biri kültürle kurduğu ilişkinin eksikliği. Bu sadece bir arıza değil, aynı zamanda çok sağlıksız bir dinamikten kaynaklanan bir kriz. Bunu bir filmde inceleyip insanların kendini iyi ve güvende hissetmesini sağlayabileceğinizi sanmıyorum. Dövüş Kulübü rahatsız edici olmasaydı, eğer bir miktar insanı kızdırmasaydık, işimizi hakkını vererek yapmış olmazdık.

|Röportaj Ana Sayfa|

| Fight Club Özel Bölüm |

 

© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com