Ana Sayfa | Haberler | Vizyondakiler | Pek Yakında | Galeri | Starlar
Forum | Box Office | Özel Efekt | Zoom | Röportaj | Setlerden Eleştiri | Arşiv

 

Röportaj
Vizyondakiler
Pek Yakında
Sinemafanatik 2004'ün En İyi Filmleri

2004 yılı Hollywood'un giderek daha zayıf örnekler vermeye devam ettiği bir yıl olarak sona erdi. İçlerinde sevdiğim başarılı filmler olsa da geride iz bırakacak filmlerin sayısı azalmaya devam ediyor. Hollywood'un kolay para kazanma çabası her zamankinden daha fazla ve ilk hedefi ödül törenleri olan filmler haricinde kaliteyi ön plana alan filmler bulmak için çok aramak gerekiyor.

Yine de umutsuzluğa kapılmak için bir sebep yok. Amerikan bağımsız sineması bu boşluğu bir ölçüde doldurmaya bu sene de devam etti. Her geçen yıl gelişme gösteren dünya sinemasından ise kaliteli örnekler artarak çıkmaya ediyor.

İlk olarak 10 film olarak düşündüğüm listeyi, 12'ye çıkarmaya karar verdim. Amaç başkaları ile iyi filmleri paylaşmak olduğuna göre bu kadar tutucu olmanın kanımca gereği yok.

Filmler değerlendirilirken, sadece Türkiye'de gösterime giren filmler değil bu sene içinde izleme şansı bulduğum tüm filmler arasından değerlendirme yapıldı. Yurtdışında olmamın bunda etkisi var gibi gözükse de, DVD ve Internet sayesinde dünyanın herhangi bir yerinde olmanın artık pek bir önemi kalmadı. Herkesin her filme ulaşması, daha önce hiç tanımadığı tatları keşfetmesi artık her zamankinden çok daha kolay. Bu sebepten, mantıklı olanı daha iyi olarak gördüğüm filmler arasından olduğunu düşünüyorum. (Bu sene sadece Türkiye'de gösterime giren filmlerin arasından seçtiğimiz/seçeceğimiz filmler içinse buraya tıklayın).

Listeye geçmeden önce son birkac not:

  • Türkiye'de 2004'de gösterime girmesine rağmen 2003'de izleme şansı bulduğum, duruma göre listeye girme ihtimali bulunan filmler değerlendirmeye alınmamıştır. (Örnek: Hero, Lost in Translation.... )
  • Yapım yılı 2004 olmamasına rağmen, festivaller dışında dünyadaki genel gösterimi 2004 yılında yapılan filmler seçime dahil edilmiştir.

Liste alfabetik sıra ile düzenlenmiştir.


Before Sunset

Richard Linklater 1995'de Ethan Hawke ve Julie Delpy ile Before Sunrise'ı çektiğinde film çok fazla ilgi görmemişti. Aradan geçen yıllarda diyalog yüklü romantik filmleri sevenlerin favori filmlerinden biri haline geldi. 9 yıl aradan sonra aynı oyuncularla çekilecek bu devam filminin aynı büyüyü devam ettirip ettiremeyeceği konusunda büyük kuşkular olmasına rağmen, film şimdiden en başarılı devam filmlerinden biri olarak gözümde yerini aldı.

Linklater, ilk filmde 24 saate sığdırdığı hikayeyi bu kez daha da kondanse hale getirmeyi tercih etmiş ve filmi gerçek zamanlı (başlangıcı ile sonu arasında perdede geçen süre de, aynı film gibi 80 dakika) çekmiş. Bu yapıda bir film, konu ve karakter gelişimi için her an anlamlı diyaloglara bel bağladığı için filmin her saniyesi dolu dolu.

Birbirinden tamamen farklı yapılarda filmler olmalarına rağmen Hawke ve Delpy, aynı Eternal Sunshine...'daki Carrey - Winslet çifti gibi birbirleri için yaratılmış bir çift. Montaj kullanılmayan, uzun ve zaman zaman spontane hissi veren diyalogların olduğu sahnelerde bu müthiş kimya açıkça meydana çıkıyor.

İlk filmi sevenler için kaçırılmaması gerekenö sııradışı ama bir o kadar da etkileyici final sahnesi ile uzun süre hatırlanacak bir aşk filmi.


Bubba Ho-tep

Bundan yaklaşık 3 yıl önce, bu filmin çekimlerinden önce konusu açıklandığında, sitede duyurmak için çevirirken şaşkınlıktan konusunu iki üç kere okumak zorunda kaldığımı iyi hatırlıyorum. Don Coscarelli'nin kısa bir hikayeden uyarladığı senaryo, son zamanların en sıradışı, absürd, bir o kadar da saçma senaryosu.

Film Elvis Presley'e gerçekte (!) ne olduğunu anlatıyor ve 70 yaşında yaşlılar evindeki hayatının son günlerini gösteriyor. Burada kendisi gibi aslında ölmemiş olan JFK ile birlikte, insanların ruhunu emen mumyalar kralı Bubba Ho-Tep'e karşı mücadele etmeye başlıyorlar. (Hayır konuyu uydurmadım, bu kadarını zaten beceremem.)

Elvis daha önce sayısız defa filmlere konu oldu, ama ilk kez yürümekte bile zorlanırken, bir mumya ile mücadele ederken karşımızda. Bu bir B film ve kendisi de bunun farkında. Bazen çok ileri gidiyor, bazen de hikaye aksıyor. Ama filmin etkileyici yönü, baştan sonra hiçbir mantıksal sınır tanımadan ilerlemesine rağmen, tüm bu absürdlüğün içinde, bu iki karaktere ilgi duymamızı sağlayıp, onları üç boyutlu hale getirmeyi başarmasında yatıyor.

Yaşlılık, yalnızlık, hatalar/pişmanlıklar ve eskiye özlem gibi birçok temayı yansıtmak için Elvis ve JFK sadece birer araç. Herkese göre olmadığını kabul etsem de, bu duyguları bu yıl izlediğim birçok "mantıklı" filmden çok daha iyi başardığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Oyunculuk yönünden bakınca, Bruce Campbell, Evil Dead filmleri haricinde kendisinin en iyi performansını göstermekle kalmayıp, belki de şimdiye dek Elvis'i sinemaya en başarılı şekilde taşıyan oyuncu konumunda. Aynı zamanda harika bir soundtrack'e sahip. İyi bir film yapmanın yazılmış kuralları olmadığını, en aptalca görülen hikayeden bile ortaya iyi birşey çıkarılabileceğini ispatlayan, garip şekilde hüzünlü bir film Bubba Ho-Tep.


Control Room

Bu sene birçok başarılı belgesel çekildi. Bunların en iyilerinden biri Irak'ın işgalini Al Jazeera televizyonunun gözünden perdeye taşıyan Control Room.

Dünyayı kontrol altında tutan medya kuruluşlarının başta Amerikan halkı olmak üzere, bütün dünyayı nasıl yanlış yönlendirdiklerini birinci elden gözler önüne seren yılın önemli yapımlarından biri bu film.

Yaşananları yakından takip edenler için film çok büyük sürprizler içermeyebilir ama işgal esnasında yapımcılar, yöneticiler ve habercilerin yaşanan olaylar hakkındaki yorumlarını görmek için izlenmeye değer.

Henüz 28 yaşındaki Jehane Noujaim tarafından çekilen film, olaylara Irak tarafından bakıyor gözükse de tarafsızlığını korumaya gayret ediyor. Irak işgali hakkında önyargılardan ve manipulasyondan olabildiğince uzak, gerçekleri ortaya koyup yorumu izleyene bırakan bir belgesel Control Room.


Eternal Sunshine of the Spotless Mind

Hafıza kaybı son dönemde birçok filmin ana teması olsa da, Charlie Kaufman'ın Eternal Sunshine... senaryosu sıradanlıktan kendini ayıracak kadar yaratıcı ama aynı zamanda izleyeni soğutup kaçırmayacak kadar sıcak. Hikaye baştan sonra hem çok eksantrik hem gerçekçi, hem çok sakin ve sessiz hem de bir o kadar patlayıcı.

Jim Carrey ve Kate Winslet bu filmde kuşkusuz yılın en iyi çiftlerinden biri. Karakterlerinde kayboluşları ve birbirleriyle uyumları kusursuz. Final sahnesi ise uzun süre hatırlanacak kadar duygu yüklü.

Filmi ikinci kez izlerken, ilk izlemede dikkat çekmeyen birçok ayrıntı bulmak mümkün. Kısacası Eternal Sunshine... romantik komedilerden ve aşk filmlerinden nefret edenlerin bile sevebilecekleri bir film.


Gegen Die Wand (Duvara Karşı)

Değişik kültüre mensup iki bireyin aşkını anlatan bir film yapmak her yönetmen için zorlayıcıdır çünkü izleyenin bu kültürler hakkında en azından bir bilgi birikimi olması ya da yönetmenin kısa zaman içinde filmin geri kalanı ile birlikte bunu da seyredene verebilmesi gerekir. Duvara Karşı'nın Türkiye ve Almanya dışında aldığı olumlu tepkiler filmin bu zorluğun üstesinden başarıyla geldiğini açıkça gösteriyor.

Fatih Akın'ın filmi temelde tanıdık bir konu olmasına rağmen mükemmellik ayrıntılarda gizlidir sözünü doğrularcasına detaylara önem veriyor ve büyük doğallıkla sunduğu karakterlerde kendimizden birşeyler bulmamızı sağlıyor.

Birol Ünel ve Sibel Kekilli filmin başarısında çok önemli yere sahipler. Özellikle Birol Ünel bu yılın en iyi erkek oyuncu performanslarından birinde ve karakterine bir şekilde empati beslememek mümkün değil.

Harika bir soundtrack, akıcı bir kurgu ve yapaylıktan uzak atmosferi ile Duvara Karşı yılın görülmesi gereken filmlerinden.


Hotel Rwanda

"Bu görüntüleri izleyenler önce 'Aman Tanrım, ne kadar dehşet verici!' dedikten sonra, akşam yemeklerini yemeye devam edecekler."

Bir Ruandalı, soykırım görüntülerini çeken Batılı kameramana teşekkür edip, bu sayede dünyanın dikkatini bölgeye çekeceklerini söylediği zaman, kameraman yukardaki sözü söylüyor.

Yaşı yetenler 1994 yılında bunun aynen gerçekleştiğini ve haftalar boyunca akşam haberlerinde katliam görüntüleri yayınlanmasına rağmen tüm dünyanın olanları sadece izlemekle yetindiğini hatırlayacaklardır.

Hotel Rwanda, 1994'ün Nisan ayından Haziran sonuna kadar devam eden soykırımda sıradışı bir insanlık öyküsünü anlatıyor. Ruanda'daki iki etnik gruptan Hutu'ların, 100 gün içinde Tutsi grubuna mensup olan neredeyse 1 milyon insanı (çoğu palalar ile parçalanmak üzere) öldürdüğü soykırımda, binden fazla insanın hayatını kurtarmak için onları otelinde saklayan Ruanda'lı Paul Rusesabagina'nın gerçek hikayesi filmin merkezini oluşturuyor. İngiliz yönetmen Terry George, son derece hassas konuyu suistimal etmeden ama baştan sona vurucu bir üslupla perdeye yansıtıyor.

Don Cheadle başrolde bu yılın en etkileyici erkek oyuncu performanslarından birinde. Film ise konu itibari ile kuşkusuz çok önemli bir yapım. Birleşmiş Milletler ve dünya devlerinin kendi çıkarlarının bulunmadığı bir bölgede insan hayatını nasıl hiçe saydıklarını gösteren bir utanç dosyası. Sinemasal açıdan ise her an ölümle burun buruna olan insanların duygularını olabildiğince hissettiren, kolay kolay unutulmayacak sarsıcı bir deneyim.


Incredibles, The

Finding Nemo'yu geçen sene izlediğim filmler arasına koyduğum için listede yok ama onun yerine yeni Pixar filmi The Incredibles var. Daha önce The Iron Giant'ı yöneten Brad Bird'ün senaryosunu da yazdığı film, yıllar önce dünyayı çeşitli tehlikelerden kurtaran bir süper kahramanın, hakkında açılan haksız bir dava sonucunda kendisi gibi süper güçlere sahip ailesi ile birlikte gözlerden uzak bir hayat sürmeye zorlanması ile ilgili.

Bu film için "büyüklere de hitap ediyor" demek yanlış bir tanımlama olur. Daha doğrusu, "küçüklere de hitap ediyor" olmalı. Küçüklerin baştan sona eğlenmesini sağlayacak kadar materyale sahip olsa da, tam olarak kavrayamayacakları aile içi espriler ve orta yaş bunalımı gibi yetişkinlere hitap eden kavramlar da var.

Filmin içinde birbirinden başarılı aksiyon sahneleri olmasına rağmen, esas gücünü bunlara altyapı oluşturan harika karakterlerinden alıyor. Süper güçlere sahip olmalarına rağmen, her ailede yaşanan kardeş kavgaları ve çocuk-ebebeyn ilişkileri gibi evrensel temalarla, Incredibles ailesinde herkesin kendi yaşamından birşeyler bulması mümkün. Pixar'ın her sene zorunlu olarak bir film yapması şart koşulmalı...


Mar Adentro (The Sea Inside)

Mar Adentro, İspanyol sinemasının yükselen yıldızı Alejandro Amenabar'ın daha önceki filmlerinden tamamıyle değişik türe yöneldiği bir film. Senaryo, İspanya'da 1999 yılında yaşanan gerçek olayı konu alıyor. Geçirdiği talihsiz deniz kazası sonrasında, hayatının 28 yılını boynundan aşağısı felçli şekilde yatağa bağlı olarak geçiren Ramon Sampedro'nun yaşamını sona erdirmek için mahkemeden ötenazi hakkını elde etme çabası filmin konusu.

Daha önce Before Nights Falls ile Oscar adayı olan 35 yaşındaki Javier Bardem, kendisinden neredeyse 20 yıl büyük Ramon haline gelerek kariyerinin en başarılı performasında. Duygularını yansıtmak için sadece yüzünü ve mimiklerini kullanma şansı olması ve bunu müthiş bir gerçekçilikle yapmayı başarması her türlü övgüye layık. Ramon'a ilgi duyan avukat Julia karakterindeki Belen Ruada için de yine övgü dolu sözler söylenebilir.

Filmin bir diğer pozitif noktası Amenabar'ın hassas konuyu ele alış biçiminde saklı. Ötenazi konusunda kendi tuttuğu taraf belli olsa da, yönetmen her iki tarafın argümanlarını açıkça vermekten kaçınmıyor ve son kararı seyircinin kendisine bırakıyor. Seyircinin duyguları ile oynamaya çok müsait bir konu olmasına rağmen, Ramon'u sıradışı şekilde optimist ve sıcak bir insan olarak göstermekten kaçınmıyor.

Bu her anı duygu yüklü bir film. Hiç beklenmedik bir anda mizahla karşılaşırken, hemen 30 saniye sonrasında müthiş şekilde duygulanmak mümkün. Bir negatif nokta olarak, Amenabar'ın kendi bestelediği müziği filmin ilk yarısında fazlaca kullanması söylenebilir. Bu derece kaliteli bir film için bu da rahatlıkla kabul edilebilir bir nokta ve Javier Bardem'in unutulmaz oyunculuğu için mutlaka izlenmesi gereken bir film.


Maria Full of Grace

Güney Amerika sineması da son yıllarda etkileyici örnekler veriyor. Henüz son birkaç yılda gelen Amores Perros ve City of God'dan sonra Maria Full Of Grace de, yönetmeni Amerikalı olmasına rağmen filme esas gücünü veren başroldeki Kolombiya'lı oyuncusu ile bu trendi devam ettiriyor

İlk kez yönetmenlik yapan Joshua Marston'ın çektiği bu film, yoksulluk içinde kıvranan Kolombiya'da, hayatlarını tehlikeye atarak para kazanmak uğruna uyuşturucu dolu torbaları yutup Amerika'ya kaçırma görevini kabul eden genç kızların dramatik hikayesi.

Aynen filmin yönetmeni gibi kendisi de ilk kez oyunculuk yapan Catalina Sandino Moreno'nun, usta oyunculara parmak ısırtacak oyunu filmi görmek için başlı başına bir sebep.

Yarattığı gerçekçi atmosfer ve sıradan ama inandırıcı karakterleri filmi benzerlerinden ayırıyor. Evet filmin son bolümüne doğru sorunları var, final bölümünde de yumruğunu biraz geri çekiyor ama herşeye rağmen ilk rolü olmasına rağmen yılın en yoğun kadın oyuncu kompozisyonlarından birini veren Moreno'yu görmek için bu ödenmesi gereken küçük bir bedel.


Oldboy

Dünya sinemasını ya da burayı biraz takip edenler, Güney Kore sinemasının her geçen gün nasıl büyük bir güç haline geldiğinin farkında. Oldboy'un bu yılki Cannes Film Festivalinde Grand Prix'yi kazanması bu süreci sadece biraz hızlandırdı.

Film, Chan-Wook Park'ın birbirinden bağımsız filmlerden oluşan intikam üçlemesinin ikinci filmi. Üçlemenin ilk filmi olan Sympathy For Mr. Vengeance'de olduğu gibi Oldboy'da da yönetmenin gerçek başarısı, intikam duygusunun sadece kurbanı değil, intikam peşinde koşanı da yiyip bitirmesini ve adeta insanlıktan çıkarmasını yansıtmasında yatıyor.

Oh-Daesu kakterinde Choi Min-sik hafızaya kazınacak bir performans gösterirken, Woo-Jin Lee karakteri son zamanlarının en orjinal kötülerinden biri. Yönetmen Park, Lee'nin intikam motivasyonun altyapısını hazırlayarak seyircinin ondan nefret etmesini zorlaştırıyor.

En çok final bölümündeki sürprizle hatırlanacak olsa da, kurgusu, müziği, kamerası ve oyunculuğu ile baştan sona usta işi sahnelerle dolu üst sınıf bir film Oldboy.


Te Doy Mis Ojos (Take My Eyes)

Icíar Bollain'ın yönettiği Take My Eyes, bütün olarak bakıldığında belki de yılın izlemesi en zor yapımı. Film, kendisine hakim olamayan ve karısına sürekli şiddet uygulayan Antonio ile, hayatının her saniyesi korku içinde geçmesine rağmen bir türlü kocasından vazgeçemeyen Pilar'ın öyküsü.

Şiddete maruz kalan eş rolünde Laia Marull, kanımca bu yıl izlediğim en unutulmaz kadın oyuncu performansını veriyor. Vücudunun adeta her noktasında hissettiği korkuyu perdeye yansıtırken, izleyeni şaşkına çeviren bir doğallık sergiliyor.

Şiddet uygulayan eş rolünde Luis Tosar aynı şekilde başarılı. Perdede göründüğü her an izleyeni rahatsız eden ve ne zaman patlayacağı belli olmayan volkanı andıran bir gerilim yaratıyor.

Başroldeki oyuncuların müthiş performansları ile akıldan kolay kolay çıkmayan, rahatsız edici ve sarsıcı bir film Take My Eyes.


Shaun Of the Dead

Filmin ismi aldatmasın, bu film George Romero filmlerinin bir parodisi değil, daha çok afişinde yazdığı üzere, "bir romantik komedi... içinde zombiler olan cinsinden".

İngiltere'de Spaced dizisi ile tanınan film ekibi aslında tam tersine Romero filmlerinin hayranı ve filmde de saygıda kusur etmiyorlar. Filmdeki diyaloglar ve karakterler Evil Dead'den Deer Hunter'a, Romero filmlerinden Terminator'a, hatta yakın zamandaki 28 Days Later'a kadar sinema tarihindeki sayısız filme göndermeyle dolu.

Bunların büyük bölümü seyircinin gözünün içine sokulmadan yapıldığı için film parodiye dönüşmeden kendi ayakları üzerinde durabilen bir yapım olmayı başarıyor. Evet bu film bir komedi ama Scary Movie tarzı dakika başına beş zorunlu espri düşen filmlerden değil. Çoğu zaman kolaya kaçıp bel altı esprilere yönelme şansı varken, zoru seçip bu devirde pek fazla filmin yapmadığını yaparak, seyircinin zekasına ve sinema bilgisine saygı göstermeyi göze alıyor.

Başroldeki Shaun ve Ed ikilisi, Elvis ve JFK ile birlikte yılın en sıradışı kahramanları. Shaun of the Dead ise, biraz İngiliz tarzı mizaha alışık olmayı gerektirse de, The Incredibles ile birlikte kendi adıma yılın en eğlenceli filmi. Şimdiden kendi türünde bir klasik olmayı garantileyen bir film.


Listeye giremeyen diğer başarılı filmler:

alfabetik sıra ile...

  • Closer
  • Aviator
  • Sideways
  • Million Dollar Baby
  • Karpuz Kabugundan Gemiler Yapmak
  • Vera Drake
  • Moolaade
  • Notre Musique
  • Finding Neverland

 

Aykut Çelikbaş
(2 Ocak 2005)

© 1998 - 2005 Sinemafanatik.com. Her Hakkı Saklıdır. İletişim adresi: director@sinemafanatik.com